Vasatın yükselişi

Bu haftaki öykü-anlatı Melike Karakartal ‘dan, yabancı bir isim değil Melike Karakartal, genç yaşına rağmen inanılmaz olgunlukta ve güzel üslupta yazdığı yazıları ile her gün bize Hürriyet Gazetesinin Kelebek ekindeki köşesinden sesleniyor.

Karakartal soyadı da bize pek yabancı değil. Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Oğuz Karakartal’ın da öz yeğeni.

Melike Karakartal, 4 Aralık 2012 de ki köşesinde “Vasatın Yükselişi “ başlığı ile yayınladığı yazısını kesip saklamıştım sizlerle paylaşmak için. Genç yazar köşesinde o gün neler yazmış şimdi bir bakalım:

“Günün ruhunda ne var?

Oturduğun yerden dünyaya bağlanmak. Bir “tık” ile dünyayı değiştirebilmek..

Sosyal olmak için insan arasına karışmak bir gereklilik değil artık. Ses duyurmak ve ardından ses getirmek için karşıdaki kulağın o sesi duyacağı kadar yakın olmak gerekmiyor. Takdirini bildirmek ya da çamurunu sürmek için parmakları çalıştırmak ve “gönder”e basmak yeterli...
Bir anda yüzlerce, binlerce, milyonlarca insana ulaşabiliyorsun. Yapabileceklerinin sınırı yok. Adeta “dünyayı değiştirebilirsin”...
İşte, bu “oturduğun yerden dünyayı değiştirebilirsin” gazı ile başladı vasatın yükselişi.

Artık dünyayı değiştirmek, isim duyurmak için çok büyük bir yeteneğe, kayda değer bir birikime ihtiyaç duyulmuyor.
Milyonlara anında ulaşma imkanı var, daha önce hiç olmadığı kadar kolay bir yöntemle...

Üstelik bunun için kimsenin aracılığına ihtiyaç duyulmuyor. İş için emek vermek, efor sarf etmek, bu yolda yorulmak yok. “Öğrenme, deneyim kazanma süreci” yok oldu. İş “bir tık”a bakıyor.

“Vasat” kelimesinin tanımı “bakan göz”e göre değişiyor tabii. Birileri için “müthiş” diye nitelendirilen bir iş, başkası için sıradan olabiliyor.
Kiminin “merak uyandırıcı” olarak değerlendirdiği, bir diğeri için “uyku getirici” sayılabiliyor.
Dolayısıyla kimine göre güzel, kimine göre çirkin olandan, kişilerden ve tekil işlerden değil, daha geniş bir kavramdan bahsediyoruz.
Konumuz, vasatın yükselişiyle, bize “güzel” ya da “kötü” dedirten işleri değerlendirirken baz aldığımız eşiğin düşmesi...

Herkesin kendini, kendi dünyasının yıldızı olarak gördüğü ve bunu vitrine koyabildiği bir dünyada, o eşiğin belirlenmesinde kullanılan özelliklerin değişmesi...

Artık yeni, düşük ve başkalaşmış bir eşik var hayatımızda.

Eskiden yeteneğin, yeterliliğin belirlediği eşiği, para ve “PR gücü” belirliyor.
“Bir tık” ile milyonlara sesini duyurabildiğin ve “milyonlarca seçenekten biri” haline geldiğin dünyada, iyi ya da kötü, ses getirdikçe yıldızlaşıyorsun.
Hâl böyle olunca meslekler itibarsızlaşıyor.
Seçenek denizinde iş yapma yöntemleri de değişti.

“Gücü” olan her işi yapabilir ve iyi de olsa, kötü de olsa alkışlanır hale geliyor/getiriliyor.
Seçenek denizi içinden çıkmış, kendini yenidünya düzeninin oyunlarıyla parlatmış, kolaycılığın belirlediği “ses getirme eşiği”ni aşarak önemli noktalarda kendine yer açmış kişiler, toplumun bilincini, konuştuğu konuları yönetir hale geliyor.

Onlar, önümüze yeni geçici oyalanmalar, yüzeceğimiz yeni boşluklar, savaşacağımız yeni değirmenler, ıslanmamak için paçalarımızı bile sıvamamızı gerektirmeyecek sığ sular getiriyor.

“Al takke ver külah” sistemi

Peki ne oluyor dersiniz? Onbinlerce, milyonlarca insan, “nitelik” konusundaki eşiğin düştüğünü fark etmeden, önlerine daha iyi seçenekler konmadığı için zevksizleşiyor.

Daha doğrusu “kötünün iyisi” ile idare etmek durumunda kalıyorlar.
Gerçek iyi işin yüceltilmediği, her pazarlığın çirkin bir “PR-ses getirme döngüsüne” indirgendiği bir girdabın içine düşüyorlar.
Özünde ticaret olmayan işlerin dahi para-şöhret-ego tatmini takasına döndüğü bir “al gülüm ver gülüm” sistemi sayesinde, olan “müşteri”ye okura, kullanıcıya, vatandaşa oluyor.

“İnce zevk” kayboluyor. Samimiyetle ayarsızlığın arasındaki o kalın çizgi ortadan kalkıyor.

Mesleklerin, kişilerin, kurumların kolayca itibarsızlaştırıldığı, niteliksizleştirildiği bir dönemde yaşıyoruz.
Kendini korumanın ve parlamanın yolu yetenekten, çalışmaktan, bilgiden, kültürden, bilimden; yani ayakları yere basan kavramlardan değil, ekonomik güçten, çok insan tanımaktan ve kişinin sosyal zeka seviyesinden geçiyor.

Ne yazık ki “çiğne, tükür, tüket ve bir sonrakine geç” sisteminin dünyadaki en kötü uygulayıcılarından biri Türkiye...

Öğrendiğimiz, değerli bulduğumuz ne varsa bir bir yıkıldığını görüyor, paramparça hissediyoruz.

Allah hepimize kolaylık versin.”


(Star Kıbrıs'tan)