Türkistan’da Türk düşüncesinin izlerini sürerken – 19

“Kültür ve Mediniyet Merkezi Harezm’e hoş geldiniz…”

Değerli dostum Ahmet Saygı’nın bu kez Hive’den yazmış olduğu mektubunu, siz değerli okur ve dostlarıma sunuyorum:

“Değerli başkanım,

Bir önceki mektubumda, Buhara’dan trenle yola çıktığımızı ve sabah saatlerinde trenle Hive’ye geldiğimizi belirtmiştim. Tren yolculuğu esnasında Bozkır’ın derinliklerini seyrettim uzun uzun. Seyrederken, ister istemez, iki üç saat boyunca, Türkistan düşüncesi üzerinde yeniden düşünme imkânı buldum. Bu duygular içinde, kadim şehir Hive’ye ulaştığımızda saatler 13.00’ü gösteriyordu.

Hive tren istasyonunda bizi, Necmettin Erbakan Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Birol Mercan’ın can dostu Doç. Dr. Maksud Gülman bekliyordu.
Maksud Hoca ile ilk kez karşılaşıyoruz. Orijinal bir Özbek Türkü karşımızdaydı. Çekik gözlü, orta boylu, hafif dolgun ve heyecan dolu bir Türk.

Muhtemelen önceden internetten fotoğrafımı bulmuş olmalı ki, trenden iner inmez bizi tanıdı. Göz göze gelince kucaklaştık. Tam o esnada, “Efendim, Hive’ye, Ürgenç’e, ata vatanınız Harezmşahlar Türk İmparatorluğu’na, Harezm’e, Harezm Türkçesine hoş geldiniz” sözleri kulaklarımızda çınladı.

Araçlara geçtik, kalacağımız ‘otağ’ şeklinde düzenlenmiş otele doğru hareket ettik.
İki dakika sonra, istasyona bakan turkuaz renkli kubbeli mimari eser, bize “Hive’ye hoş geldiniz” dercesine karşımızdaydı.
İnsan, şehrin mühürleri ve tapuları gibi olan bu Türk-İslam sanat eserlerine bakmaya doyamıyor. İnsanın içini okşayan, harekete geçiren bir estetiğin hâkim olduğu bu eserler, aslında bir dünya görüşünün tezahürü.

Özbekistan-Türkmenistan sınırında olan otelimize doğru yol alırken, Maksud Hoca bölge hakkında şu bilgileri veriyordu: “Şu anda içinde bulunduğumuz Harezm bölgesi, 12’nci yüzyıldan itibaren bir kültür ve medeniyet merkezi olarak bilinir. Amu Derya (Ceyhun) Nehri’nin döküldüğü Aral Gölü’nün güneyinde bulunan bu bölge halkına, ‘Harezm’ adı verilmiştir. Buranın Türkleşmesinde, Kıpçaklar ve Oğuzlar etkili olurken, Kimekler, Kanglılar, Kalaçlar, Bayavutlar ve diğer Türk grupları da rol oynamışlardır.”

Bölgede tarih boyunca her ne kadar Arap alfabesi kullanılmış olsa da, Çağatay Türkçesinin etkili olduğunu ve Türkçe eserler yayımlandığını belirten Maksud Hoca, Türkistan bölgesinde bir ‘Harezm Türkçesi’nin doğduğunu söylüyor.
Harezm Türkçesinin gelişmesinde ise Karahanlı Türkçesi, yani Oğuz Türkçesi ile Kıpçak Türkçesi’nden yararlanılmıştır. Harezm Türkçesi ile Anadolu Türkçesi birbirine yakındır.

Harezmliler’in, yani Harezmşahlar’ın Anadolu ile ilişkileri, sadece Türkçe ile sınırlı değildir. Moğol istilasıyla birlikte, birçok yetişmiş Harezmli Türk, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu’ya gelmiştir. Özellikle Kıpçak ve Kanglı Türklerinden oluşan göçmen Türkler, Selçuklularda görev almışlardır.

Bilindiği gibi, 1220 yılında Harezmşahlı hükümdar Alâeddin Muhammed vefat edince, yerine oğlu Celâleddin Harezmşah geçmiş ve tarihte Moğolları durduran Türk hükümdarı olarak anılmıştır. Ancak Celâleddin Harezmşah, Diyarbakır bölgesinde hazin bir sonla öldürülmüştür.

Başkanım, yaklaşık yirmi dakikalık seyahatimiz esnasında bu tarihî bilgileri Maksud Hoca ile irdelerken kalacağımız otele geldik.
Büyük bir kale kapısından içeri girdiğiniz zaman, karşınızda obalardaki çadırlar, yani otağ şeklinde dizayn edilmiş, geniş bir alana yayılmış otel ile karşı karşıyasınız. Odalar dışarıdan keçe ile kaplanmış. Maksud Hoca eliyle işaret ederek, “Biz eskiden buralara avlanmak için gelirdik, az ilerisi Türkmenistan toprakları” diyor.

Çölün ortasındayız başkanım. Etrafta tilkiler ve diğer hayvanlar cirit atıyor. Sessiz ve romantik. Adeta bir hayal ülkesi olan, City of Magicians’dayız…

Başkanım, yine bir mektubun sonuna geldik, bir sonraki mektupta buluşmak üzere.
Kadirşinaslıkla…”

Dostum Ahmet Saygı’ya teşekkür ve selamlarımla…


Veyis Güngör