Türk tarımı güçlü bir hamle bekliyor

Kalkınmış ülkeler, 1980’li yıllardan itibaren, tarım aleyhine yoğun bir propaganda yürüttü. Ülke kalkınması için tarımın önemini yitirdiği… Hatta sanayi sektörünün bile cazibesini kaybettiği… Çağdaş ekonomilerin ‘hizmetler sektörü ağırlıklı’ olması gerektiği teorisi, hepimize dayatıldı.

Oysa çok değil, 1960 ve 1970’li yıllarda, Türkiye gibi ülkelere, ‘tarımsal üretim vazifesi’ biçilmişti. Teoriden vazgeçişin temel sebebini; kalkınmakta olan ülkelerin, tarımdan ziyade sanayiye yönelmesi karşısında, ‘kalkınmışların’, yeni rol dayatmasında aramak, pek de yanlış olmaz.

Dünyanın geldiği noktada, ‘bilgi’ ve ‘teknolojik gelişmeler’, Batılı efendilerin tekelinden çıktı. Bunda, internet ve dijital dönüşümün etkisi inkâr edilemez.

Evet… Son 20-25 senedir, gelişmiş veya gelişmemiş tüm ülkelerin, bilgiye ve teknolojiye erişiminde bir ‘eşitlenme’ süreci yaşıyoruz. Elbette bu, her ülkenin, bilgi ve teknolojik gelişmeleri, kalkınma hamlelerine dönüştürdüğü anlamına gelmiyor.

TOPRAĞIN KIYMETİ

Bilgi ve teknoloji, giderek anonimleşirken, toprak ve ona bağlı değerler ortaklaşmıyor. Yani elinizde toprak varsa vardır, yoksa yoktur.

Toprak dediğimiz zaman; tüm doğal kaynakların yanısıra, tarımsal alanları da anlayalım.

Geride kalan yüzyıldaki savaşların sebebi olan ‘enerji’, gelecekte yerini ‘gıda güvenliğine’ bırakacak gibi görünüyor. Bakmayın, İran’a yapılan saldırılar ve Hürmüz Boğazı üzerinden köpürtülen ‘enerji maliyetleri’ meselesine… Geleceğin kavgaları; su ve gıda güvenliği üzerinden yürüyecek.

MHP Genel Başkanı Bilge Lider Dr. Devlet Bahçeli, geçtiğimiz Salı günkü TBMM Grup Konuşmasının büyük bölümünü, Türk tarımının kalkındırılmasına ayırdı.

Vatan toprağının kıymetini, uğruna verilen canlar üzerinden anlatan Dr. Bahçeli, devamında, çok önemli cümleler kurdu:

“Toprağı vatan yapan sadece müdafaa değil; aynı zamanda imardır, ihyadır. Üreten, eken, biçen; alın teriyle bereketlendiren ellerdir. Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa, çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir. Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası; zamanla sadece hatıralarda ve hamasi vecizlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir. Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılarak aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder.”

TARIM MANİFESTOSU

Dr. Bahçeli, vatan toprağının, milletin gıda güvenliği için layıkıyla işlenmesine dair bir hayli önemli ifadeler kullandı. Söylediği her sözle; ülke tarımına verilmesi gereken değer ve önemin altını çizdi. Meselenin stratejik boyutuna, ülke bağımsızlığıyla ilişkisine dikkat çekti. Gıda güvenliğinin doğrudan ‘millî beka meselesi’ olduğunu ifade ederek, “Bugün tohumu kim üretiyorsa, savaşın galibi o’dur. Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynattıysa, savaşın galibi o’dur.” dedi.

Dr. Bahçeli, tarımın ve çiftçinin yalnız bırakılmaması gereğine de işaret ederek, çiftçinin emeği üzerinden haksız ve devasa kazanç elde fırsatçılığına izin verilmemesi gerektiğini vurguladı.

Dr. Bahçeli’nin Türk tarımına dair yoğun içerikli konuşması, adeta bir manifesto gibiydi. Meselenin önemini, kapsamını, toplumsal boyutunu, Terörsüz Türkiye ile alakasını, felsefesini, geleceğini, nesillere eğitim yoluyla aktarılması dâhil tüm yapılması gerekenleri etraflıca ele alan bir manifesto

Dr. Bahçeli’nin, sırf gündemi doldurmak gayesiyle ‘içeriksiz-amaçsız’ konuşmalar yapmayacağını bütün Türkiye biliyor. Dolayısıyla, kürsü konuşmasının büyük bir bölümünü Türk tarımına ayırdıysa, bunun yakında kamuoyunun bilgileneceği ‘önemli bir hazırlığın işaret fişeği’ olma ihtimalini yüksek görmek lazım.

Dr. Bahçeli’nin, altını kalın şekilde çizdiği gibi; Türk tarımının; üretim, verimlilik, çeşitlilik ve güvenilirlik bağlamında büyük bir sıçramaya ihtiyacı bulunuyor.

PARÇALAYAN DEĞİL; BÜTÜNLEYEN REFORM

Hâlihazırda tarımsal üretimimiz, toplam miktar olarak Avrupa’da birinci, dünyada ise yedinci sırada bulunuyor.

Dünya sebze üretiminde üçüncü, meyvede dördüncü, çiğ sütte dokuzuncu sıradayız. Yine, sığır etinde dünya onuncusu, Avrupa birincisiyiz.

Aksi yöndeki propagandalara rağmen, tohum üretiminde de Türkiye, dünyada ilk 10’a girmektedir. Ki, 117 ülkeye tohum ihracatımız sözkonusudur.

Başkaca ürünler üzerinden de bazı kıyaslamalar yapmak mümkün. Fakat birim alandaki üretim miktarında, almamız gereken çok mesafe olduğunu biliyoruz.

Büyük bir ‘tarım reformu’ ihtiyacımız bulunuyor. Lakin bu ‘reform’, geçmiş 3 çeyrek yüzyılda bize dayatıldığı gibi, ‘topraksız köylüyü toprak sahibi yapma’ gibi sığlıklar üzerinde şekillenemez. Köylüye; ‘öldürmeyecek ama ondurmayacak’ kadar toprak dağıtmak, kırsal nüfusun göçünden rahatsız olan kentli bürokratların ucuz üfürmesiydi. Bugün için hiçbir geçerliliği kalmamıştır.

Tarımı konuşurken; bugünün dünyasında ‘köylülük’ ile ‘çiftçiliğin’ aynı şey olmadığını idrak etmeliyiz. Tarımı kalkındırmak, tarımdan geçinen nüfusu artırmak değil; tarımsal üretimimizi ve çiftçimizin refahını artırmaktır.

Dolayısıyla kitlesel ve verimli tarımın, parçalanmış değil, bütünleştirilmiş arazilerde yapılabileceğini kabul etmek durumundayız.

Tarıma yapılması gereken bilgi ve teknoloji yatırımları da, büyük ölçekli üretim alanlarını gerekli kılmaktadır.

Siyasetin yapması gereken, ‘kırsal pohpohçuluğu’ değil; Türkiye’nin gıda güvenliğini temel alan bir tarımsal kalkınma hamlesinin yolunu açmaktır.