Toplumsal hafızamızdan bir yıldız daha kaydı…

Ramazan’ın birinci haftasıydı. Amsterdam Mevlana Camii’nde Hollanda’ya geldiğim ilk günden beri tanıdığım Nedim Doruk’un, yeğeninin cenaze namazı kılınıyordu. Caminin dışında saf tutmuş tekerlekli sandalyede oturan iki Abdurrahman vardı. Biri Kahramanmaraşlı Abdurrahman Özsoy, diğeri de Bayburtlu Abdurrahman Yazoğlu’ydu. Namaz sonrası her ikisiyle de ayak üstü sohbet ettim.

Bugün gelen bir haberle, Kahramanmaraşlı Abdurrahman ağabeyin vefatını öğrenmiş oldum. Bu haberle, toplumsal hafızamızdan bir yıldız daha kaymıştı. Zira o, İbrahim Görmez, Muhittin Biber, topal Ali ile birlikte Amsterdam’da ilk Türk derneğini kuran üç kişiden birisiydi. 1970 yılında, Ford fabrikasında kurulan dernek, 1971 yılında “İslam Cemiyet”i adıyla resmileşmişti.

Abdurrahman ağabeyin vefatı beni, altmış yıllık Hollanda Türk göç tarihini yeniden düşünmeme vesile oldu. Aklıma gelenleri siz değerli okurlarım için aşağıda ifade etmeye çalışacağım.

Göçle kurulan her hayat, aslında bir hafıza inşasıdır. Bavulla çıkılan yolculuklar zamanla kurumsallaşır, dernekleşir, siyasallaşır ve nihayetinde toplumsallaşır. Fakat bütün bu süreçlerin anlamlı olabilmesi için yaşananların kayda geçirilmesi, anlatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerekir. Aksi halde her kuşak kendi hikâyesini sıfırdan yazmak zorunda kalır.

Bu köşeyi takip edenler hatırlayacaklardır, sıkça dikkat çektiğim bir husus şudur: Göç tarihi sadece ekonomik bir hikâye değildir, aynı zamanda bir kimlik ve bilinç inşasıdır. İlk kuşakların ağır şartlar altında verdiği ‘var olma’ mücadelesi, bugün elde edilen sosyal, kültürel ve siyasal kazanımların temelini oluşturmuştur. Bu nedenle toplumsal hafıza, bir nostalji alanı değil, bir bilinç alanıdır.

Göçmen toplumlarda hafıza daha da önemlidir. Çünkü göç, aynı zamanda ayrılık demektir. Anayurttan ayrılık, dilden ayrılık, bazen de sosyal çevreden ayrılıktır. Bu ayrılıkların travmaya dönüşmemesi için ortak bir hikayeye ihtiyaç vardır. İşte toplumsal hafıza bu ortak hikayeyi üretir ve “Biz kimiz?” sorusuna cevap verirken, “Nereden geldik?” sorusunu da ihmal etmez.

Toplumsal hafıza aynı zamanda özgüven üretir. Köklerini bilen bir genç, bulunduğu toplum içinde daha sağlam durur. Aidiyet krizleri çoğu zaman tarih bilgisizliğinden beslenir. Oysa göç tarihini, sivil toplum tecrübesini, siyasal katılım sürecini bilen bir kuşak, hem yaşadığı ülkeye katkı sunar hem de kimliğini savunmacı bir refleksle değil, bilinçli bir duruşla taşır.

Burada önemli olan, hafızayı sadece sözlü kültürde bırakmamaktır. Yazmak, arşivlemek, akademik çalışmalar yapmak, belgeseller hazırlamak, yıldönümlerini anlamlı programlarla anmak önemlidir. Bunlar hafızayı kurumsallaştıran adımlardır. Eğer bir toplum kendi arşivini oluşturmazsa, başkalarının tuttuğu kayıtlara mahkûm olur. Kendi hikâyesini yazmayan toplumlar, çoğu zaman başkalarının dipnotu hâline gelir.

Toplumsal hafıza aynı zamanda bir muhasebe alanıdır. Başarılarımızı görmemizi sağladığı gibi, eksiklerimizi de gösterir. Eğitimde nereden nereye geldik? Siyasette hangi aşamadayız? Genç kuşakların temsil oranı nedir? Kadınların katılım düzeyi ne durumdadır? Hafıza, bu sorulara sağlıklı cevap verebilmenin ön şartıdır.

Bugün gelinen noktada, artık ilk kuşağın hatıralarını canlı tanıklıklarla dinleyebileceğimiz zaman dilimi daralıyor. Bu nedenle sözlü tarih çalışmaları her zamankinden daha önemlidir. Her hikaye, bir dönemin sosyal fotoğrafıdır. O fotoğrafı kaybettiğimizde sadece bir hatırayı değil, bir dönemin ruhunu da kaybederiz.

Velhasıl değerli okurlarım, toplumsal hafızayı diri tutmak, bir kültürel tercih değil, tarihî bir sorumluluktur. Göçle başlayan hikâyemizin sağlam bir gelecek perspektifine dönüşmesi, geçmişimizin bilinçle taşınmasına bağlıdır. Hafıza bizi geriye bağlayan bir zincir değil, ileriye taşıyan bir köprüdür. O köprüyü sağlam tutmak ise hepimizin ortak vazifesidir.

Bu vesileyle, vefat haberiyle bana bu düşünceleri hatırlatan Kahramanmaraşlı Abdurrahman Özsoy ağabeye Allah’tan rahmet dilerim. Ruhu Şad, mekanı cennet olsun.

Veyis Güngör
4 Mart 2026