Tanrıların Arabaları!...

İnsanlık, açıklayamadığı her olguyu bir “üst akıl”, “tanrısal müdahale” ya da “dış güç” ile anlamlandırma eğilimindedir.

Bu durum sadece bizim toplumumuza özgü değildir... Esasında tüm toplumların “bilgi boşluğunu hikâye ile doldurma gibi bir refleksi” her zaman vardır…

Bilginin üretilemediği yerde efsane üretilir... Antik çağlardan bugüne tarih boyunca hiç değişmeyen alışkanlıklardan biri de maalesef budur!...

Karşı koyulamayan güce ve bilinemeyen bir şeye karşı daima sorgusuz sualsiz “itaat” sergilenmiş; çoğu zaman da bunlara çeşitli şekillerde kutsallık atfedilmiştir!...

Toplumlar, kendilerinden üstün gördükleri her gücü kutsallaştırma eğiliminde olmuştur… Bu tutum günümüzde teknoloji, siyaset veya ekonomi alanında da aynen geçerlidir…

İnsanoğlu olarak bilimin yetersiz kaldığını düşündüğümüz noktalarda “bilimsel yöntemi” değil, “cazip anlatıları” tercih ediyoruz… Efsane üretmeye, hikaye uydurmaya ve abartmaya bayılıyoruz!...

Bilgiye ulaşmak zor, efsane uydurmak ise aksine çok kolaydır... Bu nedenle doğruyu ya da gerçeği değil, çoğu zaman rahatlatıcı olanı seçmek işimize geliyor!...

Bilmiyorum” demek yerine, “Tanrının işi” demek…

Bugün bu refleks;

- “Algı operasyonu”

- “Gizli güçler”

- “Büyük planlar”

gibi kavramlarla yaşamaya devam ediyor!...

Medeniyet tarihine bakıldığında; isimlerin ve kavramların değişebildiği, fakat düşünme tembelliğinin genetik bir hastalık misali kuşaktan kuşağa aktarılarak hep aynı kaldığı görülüyor!...

Aklı başında her insanın şu soruyu kendine sorması lazım:

- Sen gerçekten düşünüyor musun, yoksa sadece anlatılanlara mı inanıyorsun?...

Toplumların ilerlemesi ve medeniyetlerin gelişmesi anlatılan hikâyelere inanmakla değil; onları sorgulamakla mümkündür.

Sorgulamak, yani akıl yürütüp düşünmek…

İnsanlık her çağda, bilemediğini ve yenemediğini kutsallaştırmıştır!... Ve kutsallaştırdığı şeyi de sorgulamaktan vazgeçmiştir…

İşte tam bu noktada sorun derinleşiyor…

Çünkü sorgulamadığımız her kutsal, bir süre sonra bize hükmeden bir diktaya dönüşüyor. Akıl geri çekildikçe, hikâyeler muktedir hale geliyor...

Bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok toplumsal problem; cehaletten ziyade “düşünmekten kaçınma tercihimizin” bir sonucudur…

Zira düşünmek zahmetlidir… Sorumluluk ister…Bedel gerektirir…

Hikâyeye inanmak ise kolaydır… Çünkü insanı yükümlülükten kurtarır. Yanlışın sorumluluğunu “üst akla”, başarısızlığın faturasını “dış güçlere”, kendi eksikliğini “kader planına” devreder…

Bu yüzden efsaneler sadece geçmiş toplumların sorunu değildir… Efsaneler;

- Sandıkta oy tercihini,

- Piyasada tüketim alışkanlığını,

- Eğitimde başarıyı ya da başarısızlığı,

- Hatta gündelik hayattaki ahlaki zaafları bile yönlendirecek kadar etkilidir!...

Akıl devre dışı kaldığında, itaat erdem gibi sunulur.

Sorgulayan “tehlikeli”, düşünen “hain”, soru soran ise “fitneci” ilan edilir…

Oysa tarihin bize öğrettiği acı gerçek şudur:

Hiçbir toplum, “düşünmeyerek” ayakta kalamamıştır.

Bilimin, felsefenin ve eleştirel aklın olmadığı yerde;

- Hurafe kurumsallaşır,

- Cehalet cesaret kazanır,

- Liyakat değil sadakat prim yapar!...

Ve en tehlikelisi de şudur:

Toplum, kendini kandırdığını fark edemez hale gelir!...

Bugün yapılması gereken şey; yeni hikâyeler icat etmek değil, eskilerini cesaretle sorgulamaktır.

Gerçek ilerleme; körü körüne inanmayı bırakıp, her şeyi hakkıyla anlamaya çalıştığımız anda başlar…

Çünkü medeniyetler; “bana anlatılan doğru mudur?” diye sorabilenlerin omuzlarında yükselmiştir…

Geçenlerde dünyanın en çok satan kitaplarından biri olan “Tanrıların Arabaları” isimli kitabın yazarı Erich Von Daniken vefat etti…

Hırsızlık ve dolandırıcılık suçundan birçok sabıkası bulunan bu adamın yazdığı şeyin değeri ne olabilir ki diye sorabilirsiniz…

Açılmaması gereken kapıları, açılmaması gereken sandıkları açma merakı, sonunda onu açılmaması gereken başka bir kapıya sürükledi…

Tanrı’ya ait veya kutsal diye “dokunulmaz” kılınan şeyleri sorgulamaya ve kendi aklı yettiğince bazı inanç ve mitleri anlamlandırmaya başladı… Uzaylıların antik çağdan bu yana dünya ile ilgilendiğinden ve dünyayı yönlendirdiğinden falan bahsetti…

Kimine göre, “ipe sapa gelmez” denilen bu anlatılar, bana göre şu açıdan çok değerli:

Birçok önemli kabulün üstünü “mahrem” diyerek tümden kapatmak anlamsız…

Von Daniken’in yaptığı gibi; azıcık da olsa, “çok değerli” kabul ederek sakladığımız ve koruduğumuz o sandıkların kapağını biraz aralayıp, aradan baksak ve içinde iddia edildiği gibi çok değerli bir şey var mı diye kendi gözümüzle görsek iyi olmaz mıydı?...