Sevgililer günü rüyası...

Yine bir 14 Şubat yani "Sevgililer Günü" haftasına girdik.

Yazsam mı yazmasam mı? Diye kararsız kaldım. Doğal olarak aşk meşk, çiçek kokan, romantik, yaratıcı planlar içeren, deyim yerindeyse sabun köpüğü bir yazı beklentiniz olabilir. Ama birçok kavram gibi, benim Sevgililer Günü’ne bakışım da kendi kalbime yaptığım yolculuk boyunca değişti.  Acaba bunu nasıl anlatsam, nereden başlasam diye düşünmeye başladım.

Sonra her zaman hatırlattığım bir şey geldi aklıma. Yazdıklarım  “Neslihan’ın Bakış Açısı” sonuçta.. Herkesin veya medyanın dediğine körü körüne inanmak veya tam tersi önyargılı olup inanmamak yerine önce araştırmayı, sonra kendi aklıma ve kalbime göre şekillendirmeyi daha doğru bulduğumu birkaç kere yazmıştım zaten.  Siz sevgili okuyucularıma da hep bunu tavsiye ediyorum. Benim yazdıklarımı bile bu şekilde okumanızı öneriyorum. Tüm bunları düşününce yazımı yazmaya karar verdim.

Duygularımızın ve düşüncelerimizin hayatımızın iyi veya kötü yönde gelişmesi açısından ne kadar önemli olduğunu artık biliyoruz. Ama tabi ki her şey bilmekle bitmiyor. Önemli olan uygulama aşaması ve tuzakları iyi görmek. Sevgililer Günü’ne iki ülkeden, iki farklı bakış açısından bakmaya çalışacağım.

Öncelikle Sevgililer Günü’nün günümüzdeki anlamına kısacık bir bakalım;

“Günümüzde Sevgililer Günü 14 Şubat, 1800’li yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir.” ( Wikipedia)

Londra’ya bakarsak özel günler ve bayram dönemlerinde olduğu gibi  Şubat ayı  ekonominin daha çok canlandığı bir zaman dilimi. Yer gök parfümler, oyuncaklar, çikolatalar, süsler, çiçekler, kısacası kırmızı ve pembe renklerin, kalp figürlerinin hakim olduğu bir arenaya dönüşüyor. Aynı şeyler İstanbul’da da geçerli tabi ki.

Londra’da belli bir yaş ve kesim için genellikle karşılıklı cicili bicili, esprili, birbirlerine aşklarını ifade eden kartlar vermek, çikolata, ihtiyacına uygun hediye, çiçek veya baş başa dışarıda yenen bir akşam yemeği, günü birlik tatiller sevgililer günü hediye temaları. Ama hepimiz biliyoruz ki bunlar İngilizler için rutin şeyler.  Genellikle çoğu zaten dışarıda yemek yiyen, birlikte yürüyüşlere giden sosyal insanlar. Yani saygı ve sevginin anlamını sadece bir güne yüklemiyorlar. Ayrıca sevgililer gününde maddi durumları çok iyi olsa bile öyle çok pahalı hediyeler, mücevherler, kürkler, pırlantalar havalarda uçuşmuyor.

İstanbul’da ise özellikle son yıllarda sanki kadınların hediye ve özel program beklentilerinin gittikçe arttığını fark ediyorum. Sevgilisi veya karısı olan erkeklerin çoğu için sevgililer gününde bir sürpriz veya plan yapmak sanki görev gibi olmuş. Özellikle belli bir yaş ve kesim için konuşuyorum. Neredeyse erkek özel bir program yapmaz ise vay haline gibi bir durum söz konusu.  

Bu arada ana konumuz değil ama sevgilisi olmayan veya evli olmayan kadınlara azıcık bakalım. Bazıları mahzunlaşabiliyor bu özel günde. Bazıları kız kıza eğlence programları yapıyor. Bazılarının umurunda bile değil ne günü olduğu.

Benim için ise Sevgililer Günü bir zamanlar en güzel günlerden birisi idi. Heyecanlanmayın, romantik bir hikâye gelmiyor. En güzel gün olmasının nedeni geçmişte dünyanın bir numaralı kadın/moda dergilerinden birinde reklam müdürü olarak çalışıyordum. Tahmin edersiniz ki Şubat ayının anlamı bizim için daha çok para kazanmak ve bol hediye demekti.  Ama ayrıca sağlam bir tüketiciydim, paramı anında harcıyordum o ayrı konu.  

Bugüne bakınca artık özellikle kapitalist sistemin, dolayısıyla medyanın dünyada bu işi abarttığını naçizane düşünüyorum. Sakın bu yazdıklarımdan özel günlere ve hediyelere karşı olduğum anlaşılmasın. Tabi ki sevmek, sevilmek, hediyeler almak  biz kadınlar için çok güzel şeyler. Hatta kadınların doğası gereği sevildiğini bilmek, hediyeler almak, güzel sözler duymak ve görmek çok daha önemli. Fakat bu noktada her erkeği aynı kategoride değerlendirmek yanlış olur diye düşünüyorum.

Diyelim bizi seven, değer veren, güven veren, çalışkan, sadık bir eşimiz var. Ama adam romantik filmlerdeki kahraman erkekler gibi davranamıyor. Sevgililer günü gibi özel günlerde program yapmayı beceremiyor ya da bütçesi kısıtlı.

Zaten ah şu romantik  filmler! İngiliz, Türk fark etmiyor. Birçok kadının romantik filmlerdeki gibi kahraman, yakışıklı erkekler hayal ettiği bir gerçek. Ama aslında romantik aşk filmlerinin çoğu da hiç masum değiller. Emin olun  filmlerdeki  kahraman erkek karakterleri gerçek hayatta bulmak zor  ve o karakteri canlandıran oyuncuların bir kısmının gerçek hayatlarına hiç değinmeyelim bile. Bu arada gerçek hayatta var olan,  filmlerdeki gibi kadınların ayağını yerden kesen o güçlü, zengin ve yakışıklı erkeklerin çoğunun egolarının yüksekliği ve kendilerine aşık oldukları da işin başka bir boyutu.

İşte bu yüzden biraz gerçekçi olup güzel paketlenmiş ama içi boş ilişkiler ve kendine aşık kahraman erkek karakterler yerine, belki sıradan gördüğümüz ama aslında bizi gerçekten sevecek, güvenilir, sadık, çalışkan o gerçek olan erkeğin değerini bilsek. Sadece bir gün değil her gün birbirimize sevgi, aşk, saygı göstersek ve özel günlerde abartılı beklentiler içinde olmasak sanki daha mutlu olmaz mıyız?   

En önemlisini ise en sona sakladım. Bu sevgililer gününde hediye olarak kendinizi gerçekten sevin ve halini hatırını sorun. Mutlu aşklar önce kendini sevmekle başlar.