NATO: Sığıntılıktan sığınaklığa

İsmet İnönü, Türkiye’nin NATO’ya üyelik başvurusunu yaptığında, doğru bir adım atmıştı. Adnan Menderes de aynı doğru çizgide ilerledi.

Çünkü Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, sadece Batı Avrupa’yı değil, Türkiye’yi de tehdit ediyordu. Kars ve Ardahan’ın kendisine verilmesini istiyor, Türk Boğazlarından da üs talep ediyordu.

Elbette Sovyet Rusya’nın şakası yoktu. Olmadığını; sadece Almanya’nın doğusunu işgal ederek değil, aynı zamanda Çekoslovakya ve Macaristan’ı işgalle de göstermişti.

Kibirli Batı, Türkiye’nin NATO üyeliği için başlangıçta burun kıvırdı. Fakat Kore Savaşı’nda paçaları tutuşunca, Türkiye’nin anlamını biraz kavradılar.

Dış kapının bekçiliği niyetiyle de olsa, Türkiye’yi kabul ettiler. Daha düne kadar bizim çin NATO’nun Güney Kanadını beklemek ve muhtemel Sovyet saldırısını bir süre oyalamak gibi ‘önemli’ bir vazife öngörmüşlerdi.

Adımız ‘müttefik’ olsa da, bize her zaman ‘hasım’ muamelesi yaptılar. Türk Hükümetinin bilgisi ve onayı dışında, içimizde ‘Kontrgerilla’ yapılandırdılar.

HER NE KÖTÜLÜK GELDİYSE ORADANDI

Devletimize karşı, bizzat iç bünyemizde terör yapıları kurdurdular. Türkiye’yi bölmek için ellerinden geleni arkalarına koymadılar. Bölemeyince, oyalamayı denediler. Bilumum terör örgütlerinin arkasında durup, üzerimize saldılar.

Başta savunma sanayimiz olmak üzere, yerli ve millî sanayimizi baltaladılar.

Her şeye rağmen vatan için bir şeyler yapmak isteyenlere karşı sabotajlar ve suikastlar düzenlediler.

İçimizden devşirdikleri ‘NATO’cu subayları’ kullanarak, her lazım olduğunda iktidarlara karşı darbe yaptırdılar.

Türkiye’yi; sulandıkça büyüyen, büyüdükçe biçilen bir yonca tarlası gibi gördüler.

Siyasî ve ekonomik istikrarımızı sürekli baltaladılar.

‘Düşman’ saydığımız ülkelerden görmediğimiz husumeti, ‘müttefik’ saydığımız devletlerden gördük.

Bir şeye ihtiyacımız olduğunda, karşımıza ‘ambargo’ diye dikildiler.

Ülkemiz ve devletimiz hakkında, her sene haksız ve suçlayıcı raporlar düzdüler. Böylelikle ülkemiz yönetimlerini baskı altında tutmaya ve her istediklerini yaptırmaya çabaladılar.

Şimdilerde bitirmek üzere olduğumuz PKK terörü de, onun altyapısını oluşturan son 200 yılın ayrılıkçı akımlar da hep o ‘müttefik’ saydığımız emperyalistlerden destek ve yüz buldu.

ŞERLERİNDEN KORUNMAK İÇİN

Peki tüm bunlar yaşanırken, devletimiz ve onu idare edenler, yaşananların ve niyetlerin farkında değil miydi?

Elbette farkındaydı. Merhum Başbakan Süleyman Demirel’in tabiriyle; ‘Türk Devleti topal olabilir, ama kör değildir’.

O halde ne?

Olan şuydu: Karşımızdaki ‘müttefikler’ aslında bin yıllık ezelî düşmanlarımızdı. Türk Devleti güçlü olduğu zamanlarda, bu düşmanın şerrini bertaraf etmeyi kolaylıkla başarıyordu. Sorun, devletimiz zaafa düştüğünde ortaya çıkıyordu.

Neticede Avrupa dediğimiz emperyalist cenahın şerrinden korunabilmek için, deyim yerindeyse o yapının ‘gölgesine’ sığınmak zorunda kaldık.

Olan biten her şeyin farkında olsak bile, yutkunmak ve bu ‘dostluk/müttefiklik oyununu’ oynamak zoruydaydık, oynadık.

Türkiye, son 20 yılda, 200 yıllık baskılanmışlığı bitirdi. Bileklerine geçirilen zillet kelepçelerini parçaladı, üzerine abanan çakalları fırlatıp attı.

Ayağımıza pranga olarak vurdukları bölücü terörü, verdiğimiz bilinçli mücadeleyle fırsata çevirdik. Bugün zıpkın gibi bir orduya sahibiz. O ordu, dünyanın en büyük askerî güçlerinden çok daha fazla saha deneyimine ve savaşma yeteneğine sahip.

CAMİ AVLUSUNA BIRAKILINCA

Muhteşem bir savunma sanayisi kurguladık. Gazi Mustafa Kemal’in hedef olarak gösterdiği, ‘muasır medeniyetin üzerine çıkma ülküsünü’, fiilî gerçekliğe dönüştürdük.

Türk Ordusu, yerli ve millî savunma imkân ve kabiliyetlerini mükemmel kullanarak, dünya savaş tarihini değiştirdi.

Amerikan film sektörü, geleceğin savaşlarını film olarak kurgularken, biz onun saha uygulamasını icra ettik.

Tüm bu gelişmeler, Avrupa ile ABD arasına giren soğuk rüzgârlarla birleşince, kibirli Batı Türkiye’nin ocağına düştü.

ABD tarafından ‘cami avlusuna bırakılan’ Avrupa devletleri, Ukrayna’yı yem yaparak oyalamaya çalıştıkları Rusya’nın, kendileri için açık tehdit olduğunu bildiklerinden, Türk Devleti’nden ve onun kahraman ordusundan himmet dilenmeye başladılar.

Evet… Sığıntı olarak girdiğimiz ve sığıntı muamelesi gördüğümüz NATO’da, sığınılan ve güvenilen ülke haline geldik.

Ankara’da 7-8 Temmuz günlerinde yapılan ve Türkiye’nin gerçek ve muhteşem şovuna sahne olan NATO zirvesi, Türk Devleti’nin artık ‘sığıntı’ değil, ‘sığınılan’ olduğunu da tescilledi.

Bu ülkeye bir ‘sarayı’ çok görüp, olmayan altın klozetler üzerinden kin ve nefret üreten devşirilmiş sefiller istediği kadar çamur atma telaşına düşsün.

Günün sonunda onlar da Türkiye’nin gücünü idrak edecekler. Binicisinin ustalık ve tecrübesini yok saysalar da, küheylanın kuvvetini kabullenecekler. Ki, başladılar bile…

Türk Yüzyılı ve Turan’ı gözleyenlere kutlu olsun.