Kıbrıs Sorununda BM, Diplomasi ve Müzakereler

KISACA TARİHÇE: KIBRIS MÜZAKERELERİ

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreterinin iyi niyet görevi çerçevesinde Kıbrıs’ta yürütülen müzakereler 50 yıla yakındır devam ediyor ancak halen bir çözüme varılamamıştır. İki taraf da; iki kesimli, siyasi eşitliğe dayalı  ve iki toplumlu federal bir çözüm istediğini 1975’ten bu yana söylemekte, ancak ne var ki, bir türlü anlaşamamaktadır. İki tarafın hala daha federasyondan anladığı şeyler, taban tabana zıttır.

Rum tarafı; tek taraflı tanınma ve sonra da AB üyeliğini almış ve yoluna devam etmektedir. Onları çözüme zorlayacak bir unsur ortada yoktur. Maksimum isteklerine yakın bir teklif masada ortaya çıkarsa kabul edebilirler. Ancak eşitlik temelinde bir güç paylaşımını kabul etmeleri için bir neden yoktur. Kabul etmezlerse de pek ciddi bir bedel ödememektedirler. Kıbrıs Türk tarafı ise uluslararası izolasyon/ambargolarla ağır bir bedel ödetmeye devam etmektedir. Bu bedel de artamktadır. Kıbrıs Türklerine sunulan seçenekler ise “ya bir anlaşmaya varırsınız, ya da bu ağır bedeli ödemeye devam edersiniz” şeklindedir. Rum tarafı kabul etmeyince de Türk tarafı bedeli ödemeye devam eder. Anladınız mı? Nasıl ama..

Şimdi de Rum tarafı ada açıklarındaki doğalgaz rezervlerini tek başına elde edebileceğini düşünmektedir. Bu konuda büyük güçler ve BM, Rum tarafı üzerindeki maliyeti de artırıp bir çözüme zemin hazırlamaya yakın görünmemektedir. Aksine Kıbrıs Cumhuriyeti doğal kaynaklarını keşfedip kullanma hakkına sahiptir doğrultusunda demeçler vermektedirler.   

Peki BM, bu sonu gelmez müzakereleri nasıl yürütmektedir? BM’nin kullandığı sonu gelmez bu diplomasi yöntemleri ve teknikleri nelerdir? Dünyanın en büyük uluslararası örgütünün dağarcığında bulunan ve Kıbrıs müzakerelerinde kullandığı diplomasi silahları ve cephaneleri nelerdir?

BM’NİN  DİPLOMASİ YÖNTEMLERİ VE TEKNİKLERİ

Eğer yeni bir BM Genel Sekreteri göreve gelmişse, bir süre oyuna ısınması için ona şans verilir. Zaten o da bir süre antreman yaptıktan sonra Kıbrıs sorununa bodoslama dalacaktır. Genel Sekreterin çeşitli sıfatlardaki yardımcıları işe koyulur ve yavaş yavaş artan diplomatik temaslar, Ankara ve Atina ziyaretleri derken ortam hazırlanır. Sonrasında Genel Sekreter balıklama işe girer ve Kıbrıs danışmanı veya temsilcisi veya benzeri sıfattaki  bir yardımcısını Kıbrıs’a yollar. Isınma turları gayet renklidir ve bunlar medyanın konuya eğilmesiyle esas gündem haline gelir. 

Genel Sekreterin Kıbrıs Özel Temsilcileri

Bir süre, Kıbrıs’ta müzakerelerde “kapsamlı anlaşma” hedeflenir ve bunun için çalışılır. Toplantılar rutin haline gelir ve  Genel Sekreterinin Kıbrıs özel temsilcisi devamlı olumlu mesajlar vermeye başlar. Bazen bu çok olumlu mesajlar çok abartılı hal alır ve eleştirilir. Ancak unutulan nokta, bu diplomatların işinin böyle olumlu mesajlar vermek olduğudur. Onlar bu iş için astronomik ücretler alırlar ve dünya diplomasi sahnesinde rol oynarlar. Bu iş önceleri çok çekicidir. Savaş yoktur, çözerlerse tarih yazarlar. Ama çözemezlerse de, girişimler devam ettiği sürece, bu pozisyonlarının avantajlarını kullanırlar. Ancak bir süre sonra işler zorlaşır ve üzerlerindeki baskı artar. 

Can simidi: Güven artırıcı önlemler

Bu müzakereler, bir süre devam eder ve eğer ümit belirirse işler uzayıp uzayıp gider, maraton görüşmelere dönüşür ve ümitler de artar. Ancak eğer işler kötüye gidiyorsa, o zaman “kapsamlı çözüm” hedefi küçültülmeye ve vites düşürülmeye başlanır. Başarısızlığı kabul etmek yerine, hemen “güven artırıcı önlemler”e dönülür. Kıbrıs’ta ciddi bir güven sorunu olduğu söylenir ve iki taraf da bundan memnun olur çünkü bu, müzakere işinin rolantiye alınacağı anlamına gelir.

İki taraf da, güven bunalımının tespitini çok olumlu bulur ve hatta büyük memnuniyet belirtir. Ancak burada en ilginç gelişmeler müzakereler dışında yaşanır. Eskiler bıktığından olacak, çeşitli ünvanlara sahip gençler televizyonlara çıkıp izafiyet teorilerini açıklar gibi, ciddi ciddi güvensizlik ve güven artırıcı önlemler üzerinde konuşur. Kıbrıs sorununda onlarca veya yüzlerce defa konuşulan bu güvensizlik konusu oldukça ilginçtir. Gazeteciler veya sunucular, profesyonellik ve saygı açısından gerekli olduğundan olacak, genç uzmanların çok yaratıcı düşüncelerini hayretle  ve yeni bulgularmış gibi dikkatle dinlerler.  İnanın gençler bu konuda son derece yaratıcı olabilmektedir. Prim de yapar, neden olmasın.

Eski ve yeni güven artırıcı önlemler üzerinde beyin fırtınası başlar: Telefonlar bağlansın, eğitimde düşmanlıkları kaldıralım, okullarda tarihi revize edelim, karşı tarafın lisanını öğretelim, iki toplumlu koro, kutlama, çevre faaliyetleri, müzik, dini temaslar, bazen tek karma köy Pile’de ortak çabaları, sivil toplum örgütleri arasında işbirliğini artıralım. Daha sistematik düşünenler, sahil topçu bataryaları gibi atışa başlar: iki tarafta barış için gösteriler yapalım, söylemleri yumuşatalım, elektrik ve su şebekelerini bağlayalım, “Maraş’ı açalım”. Sonuncusu en gözde olanıdır. Maraş’ı temizleyelim, açalım, iki taraf da bundan faydalansın, yabancı şirketler gelsin, ülkeye yatırım gelsin, ilişkiler yumuşasın, iki taraf da biraz kazanınca güven artacak ve işler daha iyiye gidecek. Hemen problemleri de sıralayalım da ihmal edildi denmesin. Maraşın sınırları nedir? Kimin idaresi altında açılacak? İki tarafın güvenlik güçleri nerede duracak? Bölgenin inşaası sırasında hangi tarafın şirketleri ne kadar iş yapacak? İnşaat malzemeleri hangi ülkeden ithal edilecek? Hangi limandan giriş yapacak? Gümrükleri kim alacak ? Bölgede genelde kimin yasaları geçerli olacak? Ticari anlaşmazlıklar hangi mahkemede hangi yasalarla çözülecek? Yani bu aslında Kıbrıs sorununun küçük bir minyatürüdür. Kolay değildir.

Ortak gelecek vizyonu yok

Çoğu zaman gözden kaçan gerçek ise, güvensizliğin olduğu değildir. Çünkü bunu herkes çok iyi bilir ve zaten hergün içinde yaşar. Güven bunalımının sebebi, kısmen tarihsel acı olaylar ancak kısmen ve daha da önemlisi iki tarafın ortak bir gelecek vizyonunda buluşmaktan çok uzak olmasıdır. Yeni Kıbrısta güç paylaşımı konusunda anlaşmazlık çok derindir. Rum tarafı tek taraflı tanınmayla elde ettiği üvanı ve tüm Kıbrısı kendinin addetmektedir. Bu açıdan bakıldığı zaman Kıbrıs Türklerinin elindeki heme hemen herşeyi Rum tarafı kendi kaybı olarak görür.

Kıbrıs Türk tarafına göre, Rum tarafı hala tüm Kıbrıs’ı yönetmek istemektedir. Rum tarafına göre de, Kıbrıs Türk tarafı taksim istemektedir. Zaten 50 yıldır federasyon görüşülür de, hala daha iki tarafın federasyondan anladığı taban tabana zıt ise herkes birşeylerin çok ciddi şekilde ters gittine inanır ve öteki tarafa da güvenmez.

Bu güvensizliğin, Genel Sekreterin; iki taraf arasında telefon bağlayarak, geçiş kapısı açarak veya palyatif bazı gösterişli ancak içi doldurulmamış  önlemlerle aşması pek mümkün değildir. Bu, çok daha derin bir çalışma ve zaman gerektiren bir şeydir. Kısa dönemde giderilmesi pek mümkün değildir.

Bu arada, müzakerelerde güven artırıcı önlemler konusu bir süre işlenir ancak sonuç alınamazsa, ki şimdiye kadar hiç alındığını hatırlayan da yoktur, bu defa vites ters yönde değiştirilir. Yani “güven artırıcı önlemler” vitesinden tekrar “kapsamlı çerçeve anlaşması“ vitesine geri dönülür. Bir süre de tekrar bununla idare edilir.

Adım adım çözüm denemesi

Bu da başarısız olursa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri yeni bir diplomatik yaratıcılık gösterir ve yeni bir yöntem denemeye başlar. Buna göre, taraflar kapsamlı bir çözümü hedefleseler de, onu bir tek adımla  elde edemiyorlarsa adım adım (yani incremental-ya da evolutionary) şeklinde gidilmeli. Yani küçük adımlar atılarak iki taraf da uzlaşmaya doğru yaklaşmalı. Bu düşünceye göre, madem hep birden bir anlaşma mümkün değildir ve taraflar, uluslararası baskı nedeniyle, müzakerelerden de vazgeçemezler, o zaman adım adım çözüme ulaşabilirler. Müzakerelerin yoğunluğu düşürülür, belirli bir kaç alana yoğunlaşılır. Zaten kurulmuş olan çeşitli komiteler de boş durmasın diye onların da önlerine çeşitli projeler atılır. Ve bu iş devam eder gider. Şimdi bu yöntem, çok yeni bir görüşmüş gibi revaçtadır çünkü artık mevcut kanal tıkanmıştır.

Hemen söyleyelim; kısmi veya adım adım çözüm de kolay değildir, bu da çok denenmiştir. Bugün bunu destekleyenler, bir süre sonra bunun da zorluklarını göreceklerdir. Kapsamlı çözümde temel prensip, “tüm konularda çözüme ulaşılamazsa, hiçbir konuda çözüme ulaşılmış sayılmaz.” Bu zavallı slogan, şimdi en karşı çıkılan prensip oldu. Sanki de kabahat onunmuş gibi. Aslında bu prensip, iki tarafa da, süreçte biraz güven sağlamakta ve cesur olmalarına yardımcı olmaktaydı. Şimdi ortak vizyon olmadan ve taraflar nereye varılacağını bilmeden, bu güvensizlik ortamında,  kolay kolay kısmi mutabakatlar sağlayabilecek mi? Bir süre sonra müzakereler devam ederse, bunun da zorlukları görülecektir. 

Ancak ciddi tartışmalar olur ve müzakereler tümden çökerse, hemen tecrübeli BM diplomatları “soğutma“ çalışmalarına başlar ve sonra da müzakerelere kısa bir ara verilir. Konu kısa bir süre buzdolabına konur ve umutlar da dondurulur. Aslında ‘demokrasilerde çare tükenmez’ denir ama galiba esasen ‘diplomaside çareler tükenmez demek’ lazım. Soğutma başarılı olunca, BM Kıbrıs temsilcisi, bu defa yepyeni sanılan, ancak insanlık tarihi kadar eski olan, yeni ambalajlı “aracılı görüşmeler” vitesine geçer.

Aracılı görüşmeler

Yani artık Genel Sekreter ve yardımcıları, her iki tarafla ayrı ayrı konuşur, ta ki ortam ısınsın ve iki tarafın da bir masaya gelecek kadar sinirleri yatışsın. Bu metodla da işler rayına konur ve tren tekrar yola çıkar. Bu şekilde bir süre gittikten sonra, bu da olmazsa, hemen “genel sekreterin yetkileri” çarkı devreye sokulur ve vitesleri bu yeni dingil üzerinden atmaya başlarlar.

Genel sekreterin süreçteki rolü çok pasifse, hemen bu rol biraz artırılır ve ona belgeleri yazıp taraflara sunacak seviyede rol verilir. Bu, işi biraz götürür. Ancak bu da, en sonunda az geliyorsa ve seyirciler de umutsuzluğa kapılıyorsa, yeni vites tam yetkili, yani arabuluculuğa yakın bir Genel Sekreterdir. Bu yetkilerin ne olacağı ve ne olmaması gerektiği tartışması da, size epey zaman kazandırır. Çünkü taraflar, aslında Genel Sekreterin yetkileri konusunda çok hassastırlar çünkü onun güçlü olması tarafları biraz da endişelendirir. Ne de olsa, güçlü Genel Sekreter onlara da baskı yapabilir hatta herhangi bir tarafı uzlaşmaz diye nitelendirebilir ve cezalandırma gelebilir.

Diplomatik akrobasi

Eğer müzakereler devam eder de, bir süre sonra yine umutlar tükenirse,  güçlü devletlerin çeşitli seviyelerdeki diplomatlarının Kıbrıs’a ziyaretleri veya demeçleri ile tablo renklendirilir. Bu yetkililerin “diplomatik akrobasi” şeklindeki anlaşılmaz demeçleri, çeşitli uzmanlar tarafından günlerce televizyonlarda ve gazetelerde tartışılır. Değişik ve renkli yorumlar bazen gerçekleri değil, kişilerin kendi yaratıcı hayal dünyasını yansıtır. Ama olsun ne çıkar ki tren yola çıkar.  Arkasından hemen Kıbrıs konusunda Güvenlik Konseyi kararlarında sertlik artırımına gidilir ve umutlar artırılır.

Bu da olmazsa  teknik terimlerle saldırıya geçilir ve birşeyler oluyormuş hissi yaratılmaya çalışılır. Bu, hem merak uyandırır hem de zaman kazandırır. Modaliteler, perspektifler, önleyici adımlar, süreçler, dekonfrontasyon önerileri, ön çalışmalar. Bunlar da, tarafları ve BM’yi epey meşgul tutar.

Bu arada, gerek Kıbrıs’ta iki tarafta, gerekse anavatanlarda seçimler yaklaştıysa müzakerlere ara vermek için iyi fırsatlar doğar. Bir süre ara verilir ve sonra yine devam. Bu da işin bir parçasıdır.

SONUÇ BABINDA BAZI YORUMLAR

Kıbrıs’ta müzakerlerde en fazla duyulan söz ise “bu son şanstır” veya “Bir dönüm noktasındayız” ya da “bu defa da çözüm olmazsa, artık BM rolünü gözden geçirecektir” gibi laflardır. Ancak BM açısından, müzakereler devam ettiği sürece, her şey tamamdır. Nasıl olsa çözümsüzlüğün bedelini ödeyen taraf Kıbrıs Türk tarafıdır ancak onlar da ambargolara karşı bir ağızdan tepki göstermezler. Türkiye bu bedeli karşılamaktadır ancak Kıbrıs Türk tarafından güçlü bir tepki olmaması şaşırtıcıdır.

Rum tarafı her adımda “işgalden ve istiladan” bahsetmekte; “kayıplarından, evlerinden yerlerinden ve kullanım kayıplarından” bahsetmektedir. Ancak Kıbrıs Türk tarafı, bir taraftan 1963’ten beri sorundaki kayıplardan ve ambargolarla haksızca kendisine ödetilen ağır bedeli kanıksamış ve kabul etmiş görüntüsü vermektedir. Bu çok acı bir durumdur.

KKTC den  Türkiye dışında hiçbir ülkeye Uçak ve gemi seferleri yoktur. Türkiye bağlantılı seferler ise fiyatı yükseltip KKTC nin rekabet gücünü daha da düşürmektedir. Global turizmde lider  pazarlama şirketleri KKTC yi paketlerine koymamaktadır. Bu konuda verilmeyen toplu tepki, gerekli protestoların yapılmaması çok ciddi bir eksikliktir.

Kıbrıs Türk tarafı  1964’ten bu yana ödemiş olduğu bedeli pek konuşmuyor. Dile getirilmeyen mağduriyet Dünyanın gözünde mağduriyet değildir. Batı kamuoyunda artık bu konu duyulmuyor bile. Rum tarafı ise, Türkiye’nin Rum gemilerine uyguladığı ambargoların, Uçakların  Türk hava sahasını kullanamamasının  kendisine getirdiği büyük kayıplardan bahsederek Dünyayı ayağa kaldırmaktadır....adamlara bravo..

BM’nin, çözümsüzlükte, mevcut bu bedel farkını dikkate almayarak “sonsuza kadar müzakereler” şeklinde devam eden diplomatik dişlileri kırılabilir mi? BM veya büyük güçlerden bazıları Kıbrıs’tan bıkabilir mi? Veya taraflardan biri bunu kırabilir mi? İşte William Shakespeare’in dediği gibi esas soru budur. Gerisi gazeldir.