Kelimelerden Önceki İz

Mağaranın kurumuş, cansız bedeni esnercesine aralandı… Bir çift küçük ayak o aralıktan içeri girmek üzereyken şiddetli bir rüzgâr onu savururcasına geçip karanlığın nefesine karıştı.

Ne de olsa insandan önce doğa vardı.
Belki de eşiklerden girme önceliği hep ona aitti.

Karanlık hiç bu kadar güvenilir olmamıştı. Rüzgârın uğultusu, duyularına usulca karışarak çocuğu duvara yasladı.

Teslimiyet.

Çocuk bunun adını bilmiyordu. Belki de henüz hiçbir duyguya isim verilmemişti. Yalnızca rüzgâr vardı. Ve insanın, kendinden çok daha eski bir sessizliğe usulca boyun eğişi.

Doğanın izi her yerdeydi.

Peki ya insanın?

Çocuk ilk kez sessizliği dinledi. Sessizlikte bulduğu şey yine kendi nefesiydi. Rüzgârın yoldaşlığı sürerken sırtını yasladığı duvara dokundu.

Avucu taşla buluştu.

Soğuktu.

Ama çocuk, hayatta kalmak için önce dinlemek gerektiğini biliyordu. Sıcak avucunu taşın kalbine koydu. Taş hiçbir şey söylemedi. Ama çocuk elini çekmedi.

Sessiz alfabesinden dökülen ilk kelimeler ona evren kadar yabancıydı.

Yine de o yabancılık...

Binlerce yıl sonra bile hissedilecekti.

"Ben. Buradayım."

Peki o çocuk neden elini taşa bastı?

Avını bereketlendirmek için mi?

Bir ritüelin parçası olduğu için mi?

Yoksa sanatın henüz adını bilmeyen ilk adımını attığı için mi?

Belki...

Ya da hiçbiri.

Yüzyıllar geçti.

İnsan, taşın üzerine kazıdığı ilk izden vazgeçmedi; yalnızca yüzey değiştirdi. Önce taş konuştu. Sonra kil. Ardından papirüs, parşömen ve kâğıt...

Mürekkep kurudu, mektuplar sarardı, fotoğraflar soldu. Ekranlar geldi. Bulut depoları geldi. İnsan binlerce yıl boyunca taşın yüzeyini değiştirdi. Bugün parmaklarımız artık taşa değil, cama dokunuyor.

Ama hiçbir çağda değişmeyen bir şey vardı:

İnsan, ardında kendisinden bir iz bırakmayı hiç bırakmadı.

Belki de mesele hiçbir zaman sonsuza kadar yaşamak değildi.

Belki mesele...

Bir gün sessizlik çöktüğünde bile, varlığının bütünüyle silinip gitmemesiydi.

İnsan, sessizliğin üzerine ilk cümlesini bırakmıştı.