Kararsızlık ve korku


   Kararsızlıkların temelinde öz güven eksikliği ve korku vardır...
   Bedel ödemekten veya çevre faktöründen korkanlar, hayatta mutlaka başarısız olurlar...
   Geleceklerini karartır, ya da başarısız ve mutsuz bir hayata mahkum olurlar...
   Çünkü; olumlu düşünemez, ileriye doğru adım atamaz, kişiye veya mala yatırım yapamaz, gelecekle ilgili proje üretemezler...
   Kuzey Kıbrıs’ta siyasilerden başlayarak, sivil toplum örgütlerinin büyük bir çoğunluğu, en hayati konularda dahi geri durmayı tercih ederler...
   Bıçak kemiğe saplanmadan, yani doğrudan kendilerine yönelmeden harekete geçmezler...
   Binlerce belediye çalışanı aylarca maaş almadığında, cebi şikin olanlar, o parasız insanların halinden anlamazlar...
   Hatta “yapmasalardı, etmeselerdi” diyerek, hak arayışındaki insanları suçlarlar...
   Ne var ki; ülkemizde yaşanan sıkıntılar sadece belediye çalışanlarıyla sınırlı değildir...
   Narenciye ve patates üreticisi de sıkıntılı, hayvancı, sanayici, küçük esnaf da sıkıntılı...
   Hatta işadamları sıkıntılı...
   İşte bu son nokta çok önemli...
   Bunca zaman hükümetin olumsuz icraatları karşısında tepkisiz kalan...
   İvedilik arz eden yasaların Meclis’ten geçirilmesi için etkin girişimlerden çekinen...
   Her zaman “bekle bakalım ne olacak?” düşüncesiyle hareket eden ve toplumsal sorunları, kendi şahsi çıkarlarının çok gerisinde görenlerin son günlerde diş göstermeye başlaması dikkat çekicidir...
   Ahtabotun kolları her yanı sarmaya başlayınca, korkuya dayalı yaşam biçiminin fayda getirmediğini herkes daha iyi anlayabiliyor...
   Ülkemiz bugün gerçekten belirsizliğe doğru sürükleniyor...
   Mehkemelerin gündemindeki suç olaylarında patlama yaşanmasının temelinde, geçmiş yılların ihmali vardır...
   Bankaların denetlenmemesi, tefeciliğe göz yumulması, yerli üretici ve yatırımcının yeterince korunmaması, üretici teşviklerinin ‘siyasi çıkara göre’ şekillenmesi, hepsinden daha önemlisi eğitimin dibe vurması yüzünden bu günlere gelindi...
   Yaratılan çıkar düzeni sayesinde, Kıbrıs Türk toplumu eski özelliklerini de yitirdi...
   Dayanışma, yardımlaşma, sonuna kadar ‘dost’un yanında durma gibi özellikler yok oldu...
   Daima güçlünün yanında olma...
   Veya çıkarın ağır bastığı yeri tercih etme...
   Tüm güzellikleri yok etti...
   Özel hayatta olduğu gibi siyasette yaşananlara bakmak, özellikle de iktidar partisindeki gelişmeleri bir köşeye not etmek, bugünlere nasıl ve neden gelindiğini anlamak ve anlatmak için yeterlidir...
   Halbuki; uzun vadeli çıkarların, onurlu yaşamın ve gelişip, güçlenmenin temelinde, sağlam duruş ve korkusuz bir yaşam tarzı olmalıdır...
   İlişkilerin bozulacağı, geçici çıkarlara zarar geleceği düşüncesiyle, bir ülkeyi kökünden sarsacak icraatlara “dur” diyememenin ve uzunca süre susmayı, sinip beklemeyi tercih etmenin mutlaka bir bedeli vardır...
   Kıbrıslı Türkler olarak bedel ödemenin daha başlarındayız...
   Bunca olup biten karşısında tüm güçler birleşmeliydi...
   Siyasilerin karşısına çıkarak “durun bakalım” denmeli, yapıcı fikirlerin, olumlu projelerin hayata geçirilmesi yönünde ısrarlı talepler gündemden düşürülmemeliydi...
   Toplumun önemli bir kesiminin hayata küstürülmesine seyirci kalınmasaydı, bugünlere gelinmezdi...
  Geçtiğimiz yıl içinde 16 intihar olayı yaşandı bu ülkede...
   Sekiz de intihara teşebbüs oldu...  
   Ama hiç kimse kılını kıpırdatmadı...
   Bu insanların aileleriyle ilgilenen, onlara yardım eli uzatan da olmadı...
   Sadece kendi çıkarlarını düşünerek siyasilerin peşinde koşturanlar, olanı biteni görmeyenlerin sayesinde bu günlere gelindi...
   Korkunun ecele faydası olmadı yani...
   Olamaz da...
   Önemli olan insanlık duyguları, ‘dostluk ve dayanışma ruhu’ ve buna bağlı toplumsal sorunlar ile ülke zenginlikleri dibe vurmadan harekete geçmesini bilmektir...
   Birşeyleri yok ettikten sonra diz dövmeler neyi değiştirecek?..
   Yıkılanlar, nasıl tamir edilecek?..
   Ve bunun için ne kadarlık bir süre gerekecek?..  

(Kıbrıs gazetesinden alınmıştır)