İsviçre dağlarında kibir ve öfke duygularını ezen adam

Yazılarım günün yemeği gibidir. Gönül yemekleridir. Değerli okurumun gönül  tadına, ilgi sahasına göre; bazen çok tuzlu, tatsız veya acı olabilir.  Daha güzel yemek yapabilmem için, cesaret verici, eğitici her turlu önerileniz beni sevindirir ve geliştirir.  

İsviçre’ye beni doğduğum günden beri tanıyan dostumun yanına gittim. Nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu bildiğim ama hala bilemediğimi sandığım bir dostum.

Belki Tibetli bir rahip, belki İtalyan bir gezgin, belki Moğol veya Özbek  veya Orta Asyalı bir şaman, belki Kazakistanlı bir savaşçı, belki Japon bir Samuray, belki sıradan bir Türk, belki Apaçi veya Mohikan kabilesinden bir Kızılderili olduğunu düşündürtüyor bana, gerçekten tam olarak kim olduğunu bilmediğimi sanıyorum. Yaşı belki 18, belki 158, belki de 358 diye düşünüyorum bazen, gerçekten kaç yaşında olduğunu da bilmediğimi düşünüyorum. Bu dünyaya ve bu zamana ait olmayan bir adamdır. Nereli  olduğunu, özgeçmişini ben, bu dünya standartlarına göre bildiğimi sanıyorum ama Ona yakınlaştıkça, bildiklerimden şüphe diyorum. Yanlışlıkla uzay aracına gök taşı çarpmış ve zaman makinesinin fabrika ayarları bozulmuş ve bu dünya denilen aleme mecburi iniş yapmış birisi olduğuna inanabilirsiniz. Kim olduğunu, doğum tarihini ve memleketini bilmiyorum. Ama ne olduğunu, nasıl olduğunu biliyorum. Herkes gibi korkak olduğu yönleri var. Ama en büyük korkuları başkalarını rahatsız etmek, başkalarına farkında olmadan da olsa zarar vermek, başkalarına muhtaç olmaktır. Başkaları ifademden sadece insan türünü işaret etmiyorum. Bir karınca, böcek, kuş, ceylan, domuz, geyik, ağaç bile onun için saygıya layık bir varlıktır. Aktif olarak konuşabildiği, okuyabildiği, yazabildiği diller var. İsviçre’nin bir köyünde çoban, bahçıvan ve çiftçi hayatı yaşıyor ama koyunları, hayvanları, arazileri, üzüm bahçeleri falan yok. Deniz seviyesinden 500-600 metre yükseklikte, göllerin arasında her gün 2 saat kadar yürüyor sonra evinin çok küçük bahçesindeki çiçeklere, sebzelere, ağaçlara su veriyor. Televizyondan ve bilgisayardan hiç hoşlanmıyor, ama gerekirse iki üç günde bir de olsa onları da en fazla yarım saat kadar kullanıyor. Cep telefonu yok. Arabası var ama daha çok eşinin kullanmasını tercih ediyor. Tekerlekli makineleri ,trafiği sevmiyor. Üstelik İsviçre’de  trafik İstanbul-Bursa hattındaki ve iç bölgelerindeki trafiğin yüzde biri olmasına rağmen ve İsviçre’de 9 gün bir defa bile korna sesi duymamamıza rağmen trafikten hoşlanmıyor. Yakalarsa bilen  birisini satranç, masa tenisi oynamayı tercih ediyor. Bedeni de, zihni de her gün çalıştırmak lazım diyor. Eğer onların dinlenmesini istiyorsan öncelikle onları çalıştırmalısın diyor. Kavga etmek, tartışmak, şiddet, öfke, kibir, saygısızlık, terbiyesizlik ,başkalarını ezmek tercih etmediği şeylerdir ama eğer mecbur kalırsa kendisini çok iyi koruyabilecek fıtrata sahiptir. Ama kendisini korumasını gerektirecek safhaya gelene kadar gerekirse özür de diler, el de öper, tamam ağam, pekiyi beyim, ben çok kusurluyum, lütfen beni bağışlayın demekten de çekinmez. Çünkü başkalarının bedeni de olsa, kendi bedeni de olsa Allah’ın özene bezene yarattığı bedenlerin öfke patlamaları ile darbe almasını, acı çekmesini  çok yanlış bulur. Bu sıra dışı insanın hayatını yazsam 300-350’şer  sayfalık en az 10 kitap yazarak ancak bitirebilirim ama buna izin vermiyor. ‘’ Bırak ne yaşıyorsak bu dünyada yaşandığı ile kalsın ama arkamızdan hoş anılar bırakabilirsek ne mutlu bize, baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş’’  diyor. Evli, çocuğu yok ama;  eğer saygılı, seviyeli, samimi, haddini bilen birileri ile karşılaşırsa, o kimsenin babasıymış  gibi davranabiliyor. Bu dünyada çocuk sahibi olmanın kıldan ince, kılıçtan keskin  Sırat köprüsünde yürümek kadar zor, riskli olduğuna ve en küçük bir hatada o köprüden omuzundaki, sırtındaki çocuğu düşürebilmekten korktu hep. Aslında en az yarım düzine çocuğu maddi, manevi en iyi şekilde yetiştirebilecek, eğitebilecek seviyeye, ruha, güce sahip birisidir ama yine de böyle ağır bir riski taşımaktan kendi adına değil ama olası doğacak çocukları adına hep korktu. Maddi durumu ne kadar elverişli, uygun olursa olsun bir damla suyun heba edilmesine izin vermez. Elektriği sadece önünü görecek kadar veya kitap okuyacak kadar kullanır. Bir kuruşun bile lüzumsuz harcanmasını doğru bulmaz. Tasarruflu yaşar. Bir pantolonu ,bir kazağı yirmi sene giyebilir. Çünkü kilosu hep sabit ve bir zamanlar moda mecmularının kapak resimlerine basılacak kadar iyi giyinmiş olan; yani dış görünüşlerden hevesini almış ve bitirmiş olan çok yakışıklı bir adamdır.

Ama değerli okurlarımız sakın bu dostumu pinti, cimri bir bezirgan sanmasınlar. Bu güne kadar yaptığı işleri burada sayamam, bunun için kitaplar yazmak gerekir, ama parasını taştan çıkartmıştır. Ekmek aslanın ağzında derler ya, hiçbir aslanın ağzından lokmasını almaz, aslana acır ama el emeği, alın teri derler ya, bacaklarında ve dizlerine derman kalmayıncaya kadar, kolun kanadın düşene kadar derler ya, ekmek paralarını işte öyle kazandı. Buna rağmen tüm kazandıklarını, cebindeki tüm parayı  dost olduğuna inandığı birisinin gülümsemesi için veya bir yabancının hayatta kalması için harcayabilir. Arkasına da dönüp bakmaz. Bana ihtiyaç, istek, bunları karşılama konusunda gülümseyerek şöyle anlattı. ‘’ Bana göre insanların ihtiyaçlarına bağlı istekleri iki türlüdür. Birincisi, insanın hayatta kalması için gerekli olan gıda, beslenme, barınma, ısınma, temizlenme  ihtiyaçlarıdır. Temel ve vazgeçilmez olan doğal ihtiyaçlardır. Bu ilk istekler için paramı zevkle harcarım. İkinci tür istekler veya insanın ihtiyaç sandıkları ise; insanın çevresinden etkilenerek, ihtiyaç sandığı gereksiz, anlamsız isteklerdir. Kadının kollarına bilezik takması, adamın koluna binlerce dolarlık saat takması, evleri altın kaplamalı, gümüş işlemeli eşyalarla donatmak, özellikle şans oyunları ve kumar, at yarışları gibi hırslar, barlarda, gece kulüplerinde rezil olmak insanın kendisini kaybederek, egolarına yenilerek ihtiyaç sandığı istekleridir. Akıl dediğimiz gücümüzle her isteğimizi ölçüp, tartıp biçmeliyiz ve gerekli midir, değil midir? Buna karar vermeliyiz. Medyanın reklamları, propagandaları, şirketlerin kampanyaları, komşulardan ve akrabalardan özenerek yapılan harcamalar saçmalıktır ve paranı sokağa atmak demektir. Aptallık demektir. Bir de kendini asla enayi yerine koydurtmamalısın! Kendini sömürtmemelisin! ’’ Dostumun söylediklerine katılmamak mümkün değildir. Ama katılmak ile uygulamak başka şeylerdir. Dostum ne anlatıyorsa içinden gelerek, inanarak anlatıyor ve anlattıklarını da aynen yaşıyor. Ama tasarruf konusunu sadece para için algılamayın lütfen!  Zamanımız da Onun için paradan daha önemli bir güçtür sağlığımız da. İşte onları da çok dikkatli, gerektiği şekilde, akıllıca harcamak gerektiğini üzerine basarak vurguluyor. Televizyonu günde sadece yarım saat haberler için ve haftada bir gün 2 saat kadar güzel bir film için açıyor. İnternete 2-3 günde bir 20 dakika veya en fazla 30 dakika kadar bakıyor. Cep telefonu ise yok. Çünkü bunlara ayıracak ihtiyaç dışı zamanı saçmalık buluyor ama ekmek parasını bilgisayardan kazanan kişileri de hariç tutmayı ihmal etmiyor. Unutmadan alkollü içki, koyu çay sevmez, sigaradan, dumanından, kül tablasından nefret eder! Şans oyunları, piyango, kumar, at yarışları ise hiç kimseye tavsiye etmez ve böyle rast gele kimsenin kazanamayacağını, eninde sonunda bu alışkanlıkları olanların kaybedeceğini ısrarla uyarır! Şans oyunlarının;  insanların umutlarının, hayallerinin sömürülme yöntemi olduğunu açıklar bize. Fazla konuşmasını da sevmez. Ses tellerimizi, gırtlağımızı, nefesimizi boş yere heba etmeyelim. İki cümle ile anlatılacak konuyu  yarım saat, bir saat konuşmak hem konuşana, hem de dinleyenlere yazık olur diyor.

Siyaset ve din konularını tartışmak istemiyor ve bu onu değişmez kuralıdır. Din konularında herkesin inanç, iman yoluna ve tarzına saygı duymak ve bunu tartışmamak gerekir diyor. Siyaset konularını da boş, kuru gürültü ve kafa şişirici, sinir bozucu olarak görüyor. İnsanlara herhangi bir konuda öğüt vermeyi doğru bulmuyor ama hayatın yollarını tarif ediyor ve hayatın kapılarını gösteriyor. En az yarım asırdır öfkesini yenmek için öfkesini ve zihnini terbiye ediyor ve bunu çok büyük ölçüde başarmış ama yine de bazen çok saçma konularla karşılaştığında içindeki o öfkenin kırıntılarını sızdırması bile yeterince etkili olabiliyor. Ama çok gariptir ki öfkesi saman alevi gibi parlayıp, yanıyor, sönüyor ama asla negatif enerji, iticilik, korku içermiyor. Sadece Onun üzüldüğünü hissettiğiniz için siz kendinize kızıyorsunuz ve sonra üç dakika bile geçmeden tekrar gülümsemeye başlıyor. Eğer bin, iki bin, üç bin, dört bin sene önce yaşasaydı bir çok müridi olurdu ve Onu peygamber ilan etmeye çalışırlardı ve o yine de tüm müritlerinden kaçardı ve izini kaybettirirdi. Yürümesini çok sevdiği için sadece rahat ayakkabılara para veriyor. Kitap okumasını da çok seviyor ama kitaba para vermesine gerek kalmıyor, çünkü Onu tanıyanlar Ona kitap hediye ediyorlar.

İsviçre dağlarında kibir ve öfke duygularını ezen bir adam olduğuna inanıyorum. Adının önemi yok. Deşifre olmak, ünlü olmak, kendisinden bahsedilmesi Onu huzursuz eden davranışlardır. Gazeteciler, yazarlar onu teşhis edebilseydi eğer; hakkında bir çok dilde, bir çok kitap ,makale, röportaj yayınlanabilirdi.

Yalnız yaşıyor, yanında eşinden başka hiç kimse yok, ama sanki bütün alemler Onun dostuymuş gibi bir özgüvene, rahatlığa, huzura, mutluluğa sahip. Belki de hüzünlerini örtmesini bilen çok iyi bir usta olduğu için benim böyle inanmamı sapladı.

Bu makaleyi yazmamın iki sebebi var; gevezelik değil, veya O dostumun okumasını sağlayıp Onu onurlandırmak değil. Başkalarına bu biyografi vasıtası ile ders vermek de değil. Onur ,kibir, gurur O dostum için, insanın hayat, var oluş yolculuğunda çok gereksiz yüklerden başka bir şey değil. Başkalarına ders vermek de benim haddim değil.

İlk  sebebi şu;  Onu tanıyan her normal, hatta vasat zeka seviyesindeki insan; ırk, dil, din, mezhep, millet, devlet , menfaat, beklenti farklılıklarından dolayı insanların kendi kendilerini nasıl da boş yere harcadığını idrak edebilir. İşte O dostumu anlatmamın ve deşifre etmeden anlatmamın ilk  sebebi bu paragraftır.

İkinci sebebi ise; adı, kim olduğu, nerede yaşadığını pek önemsemeyen  ama nasıl yaşamasını bilen böyle insanları deşifre etmeden anlatmanın eli kalem tutan her insanın bu yalan alemde hoş bir seda bırakma görevi olduğuna inanıyorum.

Bir çok devlet başkanının, başbakanının yüzlerce kitabı yayınlanır bu dünyada. Onlarla ilgili binlerce makale, röportaj yayınlanır ama aslında hepsi hepimiz gibi sıradan insanlardır ve hayatlarında güzel  ibret alınacak, imrenilecek yönler yoktur. Bu güzel adamın hayatının her saati bana göre olumlu enerji yayan, ders veren, heyecanlandıran bir ibret sürecidir. İşin şaşkınlık uyandıran tarafı, ne kadar sıra dışı, olağan üstü yaşadığı umurunda bile değil!

Bu dostumun hayatı ; tüm unvanlara, makamlara, paraya, kibre, gurura, menfaatlere meydan okuyan bir hayattır.

Bu dünyadan benden önce göçmesini asla istemediğim katıksız dostumun daha bir çok senelere , gecelere, rüzgarlara, karlara İsviçre dağlarında meydan okuyacağına inanıyorum.

Türkiye’deki 19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramının kutladığımız veya kutlayamadığımız bu günlerde , sadece bedenine değil; ruhuna, kalbine, duygularına, aklına ,tüm iradesine, tüm fıtratına spor yaptıran bir adamı anlattım. Bu dünyadan binlerce sporcu geldi geçti. Kimisi madalya için, kimisi ün için, kimisi televizyonlarda dizi filmlerde ve reklamlarda rol kapmak için, kimisi kibir ve egolarını tatmin etmek için şampiyonluklar kazandı. Bu adamın spor anlayışı çok farklı! Bedenine ve ruhuna saygı duyduğu için  ve var oluşun, var olmanın hakkını dibine kadar vermek için spor yapıyor. Kendi düzenini, kendi disiplinini sağlamış olan bir adam. Eğer her insan bu düzeni, bu disiplini, bu terbiyeyi, alemlere olan bu saygıyı kendisine verebilseydi; bu dünyada silahlara, askerlere, polislere, kanunlara, siyasetçilere asla gerek kalmazdı.

Bu adam benim hem dostum, hem de ailemin, köklerimin mutluluk, özlem, sevgi kaynağı, kan bağımızın gönül bağına dönüşmüş dağ gibi bir simgesidir! Kimseye borcu yok! Kimseye minnet etmez! Ama dost diyenin, samimiyetle gülümseyenin  karşısında hürmetle eğilir! Vefa Onun için İstanbul’da bir semt ismi değildir. Vefa Onun için insanca bir zevktir. Hazdır. Keyifli bir sorumluluktur.

Bu yazımın başlangıcındaki ilk paragrafım bu değerli gönül dostumun bana önerisidir ve bu önerisi de gönlümde kabul görmüştür ve bundan sonra benim her yazımın açılış sözüdür.

İsmi şimdilik  bende saklı kalsın! Çünkü övülmekten hiç hazzetmeyen az bulunur bir adamdır ve bu yazıyı yayımlamak için kendisinden izin alana kadar epey takla attım. ‘’ Bir kişi bile üzülmeyecekse ama, bir kişiyi bile tebessüm ettirecekse ve bir kişiye bile bir gram katkıda bulunacaksa yayınla o zaman! Ama beni deşifre etme!’’ dedi.


www.tarazastana.com