Geçen hafta ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırı planladığına dair iddialar uluslararası gündemi ciddi biçimde gerdi. Ancak bu plan, çeşitli diplomatik, bölgesel ve stratejik faktörlerin birleşimi nedeniyle şimdilik ertelendi.
Beyaz Saray’a göre, İran’dan gelen ve kitlesel infazların durdurulduğuna dair resmi güvenceler, saldırı tehdidinin geri çekilmesinde etkili oldu. Bunun yanı sıra Batı yanlısı bölgesel müttefiklerin ve İran’a komşu ülkelerin Washington’a yönelik yoğun diplomatik uyarıları, olası bir askeri operasyonun tüm bölgeyi ateşe sürükleyebileceği endişesini güçlendirdi. İran yönetiminin olası bir saldırıya karşı “tam kapsamlı savaş” tehdidini açık biçimde dile getirmesi de caydırıcı unsurlar arasında yer aldı.
Ancak kısa süre sonra ABD’nin Orta Doğu’daki askeri birliklerini yeniden konuşlandırması ve iki uçak gemisi grubunu bölgeye sevk etmesi, bu ertelemenin kalıcı olmayabileceğine dair yeni bir değerlendirmeyi beraberinde getirdi. Washington’da giderek daha fazla dile getirilen görüş, İran’a yönelik olası bir saldırı için mevcut askeri gücün yetersiz olduğu, bu nedenle şimdilik geri adım atıldığı ancak uygun koşullar oluştuğunda bu seçeneğin yeniden masaya konacağı yönündedir.
Bu makale, İran’a yönelik bir saldırıyı zorlayan ve erteleyen faktörleri; özellikle Çin ve Rusya’nın bu denklemdeki rolünü ele almaktadır.
İRAN NEDEN VENEZUELA DEĞİL
Çin ve Rusya’nın Venezuela’yı fiilen ABD nüfuzuna bırakması –hatta yeni yönetimle petrol ticaretine açık olmaları– ilk bakışta geri çekilme gibi görünse de, jeopolitik açıdan rasyonel bir tercihti. Venezuela, ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen, askeri savunulması maliyetli ve stratejik getirisi sınırlı bir cepheydi. Çin açısından ideoloji değil ticaret öncelikliydi; Rusya içinse Ukrayna savaşı sonrasında Venezuela ikincil bir dosyaya dönüşmüştü. Bu nedenle Venezuela’nın gözden çıkarılması, küresel bir yenilgiden çok bir öncelik hiyerarşisinin sonucuydu.
İran ise tamamen farklı bir kategoriye girer. Orta Doğu’nun merkezinde yer alan İran; enerji nakil hatlarını, İsrail’in güvenlik mimarisini, Körfez dengelerini ve Rusya ile Çin’in uzun vadeli stratejik çevresini doğrudan etkileyen bir ülkedir. İran’ın Amerikan–İsrail baskısıyla askeri olarak zayıflatılması ya da rejim değişikliğine zorlanması, yalnızca Tahran’ın değil, çok kutuplu dünya iddiasının da ağır darbe alması anlamına gelir.
Bu nedenle mesele yalnızca diplomatik destek vermek ya da ekonomik nefes borusu açmak değildir. Eğer Rusya ve Çin, İran’a ciddi ve önceden konuşlandırılmış askeri destek sağlamazsa — özellikle hava savunma sistemleri, erken uyarı ve radar ağları, elektronik harp kapasitesi, istihbarat paylaşımı ve saldırının maliyetini sahada yükseltecek unsurlar devreye sokulmazsa — caydırıcılık kurulamaz. Caydırıcılık kriz başladıktan sonra değil, krizden önce var olmak zorundadır. Savaş başladıktan sonra gönderilen her silah, geç kalmış, hedef hâline gelmiş ve siyasi zayıflık göstergesi olarak algılanır.
Buradaki temel paradoks açıktır: Silah göndermemek saldırıyı teşvik eder; göndermek ise caydırır. ABD, sahada somut bir bedel görmediği sürece risk almaya devam eder. Bu bedel ise yalnızca niyet beyanlarıyla değil, önceden tesis edilmiş askeri kapasiteyle oluşur.
ABD PERSPEKTİFİ: KONTROLLÜ DENEME
ABD’de İran dosyası tek bir merkezden yönetilmez. Pentagon, istihbarat kurumları ve Beyaz Saray farklı önceliklerle hareket eder; ancak çoğu zaman aynı stratejik yöne doğru akarlar. Pentagon açısından İran’da nihai hedef rejim değişikliği olmak zorunda değildir. İran’ın hava savunmasının, füze kapasitesinin ve komuta-kontrol ağlarının zayıflatılması “yeterli başarı” olarak görülebilir. Bu yaklaşım, sınırlı ama yüksek teknolojili bir saldırıyı askeri olarak mümkün kılar.
İstihbarat kanadı ise İran’ı ani biçimde çökecek bir devlet olarak değil, zamanla yıpratılabilir bir sistem olarak değerlendirir. Ekonomik baskılar, elit içi çatlaklar ve toplumsal yorgunluk, askeri darbeyle birleştiğinde rejimin direncinin azaltılabileceği varsayılır.
Beyaz Saray içinse İran dosyası çoğu zaman iç politika, algı yönetimi ve “zayıf görünmeme” kaygısıyla iç içedir. Burada somut başarıdan çok, kararlılık görüntüsü öne çıkar.
Bu üç merkezin ortak varsayımı şudur:
“Rusya ve Çin sert söylem üretir, ancak ABD ile doğrudan askeri karşılaşmayı göze almaz.”
Eğer İran sahasında önceden konuşlandırılmış Rus ya da Çin sistemleri yoksa, bu varsayım Washington açısından son derece rasyonel görünür. Bu nedenle ABD, İran’da “denemeyi” irrasyonel değil, mantıklı bir stratejik test olarak görür.
İSRAİL FAKTÖRÜ: ZAMAN VE ACELE
İsrail, İran’ı diplomatik ya da bölgesel bir rakip olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak algılar. İsrail’in zaman algısı ABD’den farklıdır: Washington maliyet–fayda hesabı yaparken, Tel Aviv “ya şimdi ya hiç” psikolojisiyle hareket eder. Bu durum ABD üzerindeki baskıyı sürekli canlı tutar.
İsrail, ABD siyasi sistemi üzerindeki etkisini; lobicilik, istihbarat paylaşımı, sınırlı fakat yüksek profilli operasyonlar ve “zaman daralıyor” söylemiyle pekiştirerek Washington’u fiili karar almaya zorlamaya çalışır. Bu baskı, ABD içindeki temkinli kanatların dahi zamanla sertleşmesine yol açar.
Öte yandan ABD, İsrail’in tek başına ve kontrolsüz bir saldırıya girişmesi hâlinde kendisinin de İsrail’i korumak zorunda kalacağını bilir. Bu nedenle İsrail, ABD için aynı anda hem itici bir güç hem de istikrarsızlaştırıcı bir risk unsurudur.
ÇOK KATMANLI STRATEJİK EŞİK
Bu üç dinamik bir araya geldiğinde tablo netleşir:
- ABD: Kontrollü deneme, sınırlı risk
- İsrail: Aceleci, sert, varoluşsal yaklaşım
- Rusya–Çin: Zamana oynayan, örtük caydırıcılık
Bu üç farklı tempo uzun süre birlikte yürüyemez; bir noktada senkronizasyon ya sağlanır ya da çatışma kaçınılmaz hâle gelir. Eğer Rusya ve Çin, İran’da caydırıcılığı önceden ve görünür biçimde kurmazsa, ABD bunu tarihsel bir teyit olarak kaydeder: Rakipler çok kutupluluk iddiasında bulunmakta, ancak kritik anlarda bedel ödemeye hazır görünmemektedir.
Bu durum ABD’nin risk alma eşiğini düşürürken, İsrail’in manevra alanını genişletir. Öte yandan Rusya ve Çin açısından İran’a açık askeri destek vermek, ABD ile doğrudan çatışma riskini beraberinde getirir. Ayrıca İran’ın bu ileri sistemleri kurumsal ve operasyonel olarak ne ölçüde etkin kullanabileceği de ayrı bir belirsizlik alanıdır.
ABD, tüm bu değişkenleri birlikte değerlendirerek karar almaktadır.
SONUÇ
Venezuela feda edilebilir bir cepheydi; İran ise bir test alanıdır. Bu testte caydırıcılık zamanında ve görünür biçimde kurulmazsa, bedeli yalnızca İran ödemez. ABD’nin risk alma eşiği düşer, İsrail’in manevra alanı genişler ve çok kutupluluk iddiası sahada karşılık bulamaz. Önümüzdeki günler, ABD üzerinde gerçek bir caydırıcılık oluşup oluşmadığını gösterecektir. İran dosyası bu yönüyle, dünyada çok kutupluluğun söylem mi yoksa fiili bir gerçeklik mi olduğunu netleştirecek bir eşik işlevi görecektir.