Hayal mi, beklenti mi; siz hangi gemidesiniz?

Geçenlerde Macar yapımı “Sonsuz Kış” adında ödüllü bir film izledim…

İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusların esir kamplarında geçen, insanın dayanma sınırlarını sorgulatan bir esaret hikâyesi…

Dünya bu savaşın tek suçlusunu Hitler olarak kabul eder ama, esasen Sovyet lideri Stalin’in de insanlığa karşı işlenen suçlar, baskı, sürgün, zulüm, vahşet ve kitlesel kıyım konusunda ondan aşağı kalır bir yanı yoktur…

Sibirya’da “Gulag” adlı çalışma kamplarında zorla çalıştırdığı 18 milyon esirden sağ kalanların sayısı 3-4 milyon kadar ancadır…

Savaş giderlerini bahane ederek ülkede yarattığı kıtlık milyonlarca insanın açlıktan hayatını kaybetmesine sebep olmuştur…

Büyük Temizlik” adını verdiği cadı avıyla bir zamanlar kendi yakın arkadaşı olan kişilerin de aralarında bulunduğu yüzbinlerce asker ve devlet görevlisini sorgusuz sualsiz idam etmiş veya sürgün yoluyla öldürmüştür…

Yine sürgün yoluyla Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Karaçay, Malkar, Kazan, Kazak ve Azerbaycan Türklerinden oluşan yaklaşık bir milyon soydaşımızın da katilidir kendileri…

Filmin konusu, Macaristanlı kadın esirlerin insanlık dışı şartlarla zorla çalıştırıldığı yeraltı madenlerinde verdikleri ölüm kalım mücadelesi…

Şimdi, bu yazıyı yazmama sebep olan o filmdeki bir diyalogdan bahsedeceğim size…

Gardiyan olarak görev yapan bir mahkûm, başrol oyuncusu olan kadına şu tavsiyede bulunuyor:

· Burada ölmemek için, şartlara alışabilmek için yapabileceğin tek şey var; hayal kurmamak ve geçmişi hatırlamamak!... Eğer bu ikisinden birini yaparsan sağ kalamazsın… Aklın yalnızca yaşadığın ana odaklansın… Geriyi ve ileriyi asla düşünme!...

Bu cümleler, filmi bitirdikten sonra zihnimde türlü türlü çağrışımlara yol açtı… Kendi toplumumuz ve kendi hayat şartlarımızla ilgili farklı şeyler düşündürdü…

Biz galiba millet olarak fazla hayalperestiz…

Olmayacak şeyleri umut ediyor, sanki olacakmış gibi düşünerek o hayallerin peşinde ömür tüketiyoruz…

Hayattan, toplumdan, devletten, yöneticilerimizden çok şeyler bekliyoruz…

Misal; bazılarımız Türkiye’nin bir gün mutlaka tam anlamıyla demokratikleşeceğini sanıyor…

Bazılarımız adalet sisteminin tüm aksaklıklarının giderileceğini, eşitliğin bir gün tam olarak sağlanacağını, hak edenin hakkına kavuşacağını düşünüyor…

Bazılarımız, ekonomik sıkıntıların tümüyle geçici olduğuna inanıyor; gelecek güzel günlerin hayalini kuruyor…

Çoğu kişi de liyakatin liyakat olacağı,

Gençlerin gelecek kaygısı taşımayacağı,

Emeklinin rahat edeceği,

Eğitimin akıl ve bilim eksenine oturacağı,

Yokluk ve yoksulluğun biteceği,

Sağlıktan emniyete tüm kamu hizmetlerinin kalitesinin artacağı,

Herkesin yüzünün güleceği,

Hayatın herkese adil davranacağı o güzel günleri bekliyor!...

Fakat bu hayaller tek tek suya düştükçe tabii olarak moraller bozuluyor, toplum geriliyor, sinir katsayımız tavan yapıyor!...

İçimden şöyle düşündüm…

Bu hayallerin bir kısmından vaz geçsek, beklentilerimizi biraz düşürsek sanki daha az yıpranacağız; daha az çırpınacağız… Ve daha uzun yaşayacağız!...

Siz ne dersiniz bilmiyorum…

Olmayacak duaya “amin” demenin faydadan çok zararı var…

Bir gün düzelir… Birileri gelir düzeltir… Devlet halleder… Yöneticiler değişir, her şey değişir… Böyle diye diye yıllarımız geçti…

Belki de bizim asıl meselemiz fazla hayal kurmamız değil… Beklentiye girmemiz…

Çünkü hayal ile beklenti aynı şey değildir…

Hayal insanı harekete geçirir…

Beklenti ise insanı koltuğa oturtup bekletir...

Hayal kuruyoruz, fakat hayalin gerçekleşmesi için yeterince bedel ödemiyoruz…

Çoğu zaman mücadele etmenin yerine umut etmeyi, sorgulamanın yerine şikâyet etmeyi, sorumluluk almanın yerine bir kurtarıcı beklemeyi tercih ediyoruz.

Kendimizin dışında birilerinin gelip hayatımızı değiştirmesini bekliyoruz.

Oysa demokrasi, başkasının bize hediye edeceği bir paket değildir.

Adalet, yalnızca adliyelerin kapısında aranmaz.

Liyakat, yalnızca devlet dairelerinde başlamaz.

Ahlak, başkalarından beklenip kendimize muafiyet tanınacak bir kavram değil...

Toplum dediğimiz şey zaten biziz. Beğenmediğimiz o şeyin bir parçasıyız!...

İşte burada bir başka gerçek çıkıyor karşımıza:

Kendi hayatımızda figüran olup başrolü başkalarının oynamasını bekliyoruz!

“Sonsuz Kış” taki mahkûmlar daha az acı çekmek için hayal kurmayı bıraktılar…

Biz de onlar gibi ya hayal kurmayı bırakacağız; ya da her türlü acıya ve zorluğa katlanarak hayallerimiz için gereken mücadeleyi vereceğiz…

Eğer mücadele şansın yoksa hayal kurma şansın da yoktur!...

Mücadelesiz hayal yalnızca beklentiye dönüşür…

O beklentiler de sizi bir kurt gibi içten içe kemirip bitirir!...