Güneydoğu’da esen rüzgâr: bu hikâye yarım kalmamalı!

Bazı sabahlar vardır… O sabahlarda güneş sadece doğmaz, aynı zamanda önemli bir gerçeği şamar gibi yüzünüze çarpar…

Bugün Türkiye’nin Güneydoğusundan yükselen ışıklar, işte tam olarak onu yapıyor…

Kurban bayramı tatili 9 gün olunca, biz de ailece Güneydoğu turuna katılalım dedik…

Nicedir düşündüğümüz ama fırsat bulamadığımız bir tatildi…

Önce bölgenin kuzey kapısı konumunda olan Bingöl şaşırttı bizi… Grubumuzu kan kırmızı renkte gelincik çiçekleriyle karşılayan Bingöl’ün geçen yıl ziyaret ettiğimiz Napoli’den bir farkı var mı acaba diye düşündüm biraz!...

Bunu söylemek doğru mu bilmiyorum ama, söylemeden de geçemeyeceğim… Bozuk saatin günde iki defa doğruyu göstermesi misali, terörün uzun süre aktif olması neticesinde oralarda her şey biraz daha doğal kalmış… Tabiatın dengesi hiç bozulmamış!...

Yıllarca “acı coğrafya” diye yaftalanan, haber bültenlerinde hep kara başlıklarla anılan o kadim topraklar… Şimdi başka bir hikâye anlatıyor. Hem de öyle fısıltıyla değil; yüksek sesle, kendinden emin ve dimdik!

Mardin’in taş sokaklarında yankılanan kahkahalar, Urfa’da semaya karışan dualar, Diyarbakır surlarının gölgesinde çekilen hatıra fotoğrafları… Bunlar sıradan görüntüler değil. Bunlar bir ülkenin makûs talihini tersine çevirmeye başladığının işaret fişekleri...

Bir zamanlar bavulunu alıp gitmenin yollarını arayan insanlar, şimdi misafir ağırlamanın telaşındalar…

Ne demişti Mevlânâ:

“Dün, dünle beraber gitti cancağızım; şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Güneydoğu, şimdi bunu yapıyor.

Yabancı turistlerin Anadolu’ya geldiklerinde, “bunu neden daha önce görmedim” şeklinde hayretle söylediği o meşhur cümleyi, şimdi Güneydoğuyu ilk defa ziyaret eden yerli turistler söylüyor!...

Çünkü bize göstermediler... Çünkü bize anlatamadılar…Çünkü biz kendi hazinemizin üstüne oturup yıllarca yoksulluk hikâyeleri yazdık, çaresizlik edebiyatı yaptık!..

Şimdi o hazine kapağını araladı. İçinden tarih çıkıyor, kültür çıkıyor, insan çıkıyor… Ve en önemlisi umut çıkıyor!...

“Umut, uyanık insanın rüyasıdır” diyor Victor Hugo…

Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine tüm gönül coğrafyamızın uyanık halde gördüğü o rüya inşallah hiç bitmez…

Ama durun… Tam burada durun ve biraz düşünün…

Bu ülkenin şu kronik hastalığını bir hatırlayın: “Başladığını bitirememe!...”

Fark ettiyseniz toplum olarak bir işi ya geç başlatıyoruz ya da erken bırakıyoruz…

Şimdi soruyorum:

Terörsüz Türkiye” projesinin fitilini ateşleyerek başlattığımız bu yükselişi gerçekten sürdürecek miyiz, yoksa geçici bir heves gibi onu da söndürecek miyiz?

Çünkü turizm dediğiniz şey sadece manzara değildir… Turizm çok dallı budaklı komplike bir sistemdir.

Antalya’yı dünya markası yapan şey güneş değil; akıldır…
Ege’yi cazibe merkezi yapan şey deniz değil; organizasyondur…

Güneydoğu bugün bir fırsat yakalamış olabilir… Ama fırsatlar, hazırlıksız yakalananları affetmez.

Daha açık konuşalım:

Yol yoksa turist gelmez… Hijyen yoksa uğramaz... Eğitim, bilinç ve güven ortamı yoksa kimseyi bir daha gelmeye ikna edemezsiniz!...

Bu iş “misafirperveriz” demekle olmuyor... Misafirperverlik bir duygudur, turizm ise bir disiplindir…

Eğer siz o bölgedeki turizm personelini, yabancı dili ve hizmet kültürünü bilen, dünyayı tanıyan bireyler olarak yetiştirmezseniz bugün gelen turist yarın başka rotalara gider…

Ve o zaman sadece turist değil, umut da gider…

Gastronomi, turizm açısından bölgenin başka bir önemli gücü…

Gaziantep’in mutfağı, Urfa’nın kebabı, Mardin’in çok kültürlü sofraları…

Bunlar sadece yemek değil, aynı zamanda bir medeniyet anlatısıdır…

Fransız düşünür Brillat-Savarin’in şöyle bir lafı var:

Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.”

Silahların susmasıyla birlikte Güneydoğu, dünyaya kim olduğunu anlatma fırsatı yakaladı… Ama bu anlatı profesyonellik ister… Sunum ister… Markalaşma ister…

Buradan Ankara’ya da yerel yöneticilere de açık bir çağrım var:

Bu işi hafife almayın, sürüncemede bırakmayın… Bölgenin turizm potansiyeli çok yüksek… Hem de öyle yüksek ki, gerekli altyapı tamamlanırsa Antalya’yı, Ege’yi bile geride bırakabilir…

Konuyu kendiniz için bir “itibar meselesine” dönüştürün… Böylece daha hızlı yol alırsınız!...

Bugün atılacak doğru adımlar, yarının kaderini belirleyecek…

Eğer rüzgâr esiyorsa yelkenini açacaksın!...

Bu topraklar çok acı gördü… N’olur, artık biraz da refah görsün…

Kardeşlik duygularıyla güzel bir hikâye başlattık… Ama yarım kalırsa… İşte o zaman en büyük kaybı ve en büyük acıyı hep birlikte yaşarız…