Gülen cemaati meselesi

Gülen Hareketi, Türkiye tarihindeki en yaygın, en etkin, dolayısıyla en güçlü yapı.

‘Cemaat’ kelimesi bir zamir. Yani isim olmadığı halde isim yerine geçen, belirli bir grubu/çevreyi tanımlamak amacıyla kullanılan bir sözcük. Özel olarak inanç dünyalarını Fethullah Gülen Hocaefendi’nin işaret ettiği doğrultuda şekillendiren; merkezinde onun yer aldığı halkada toplanan kişiler manasına geliyor.
Söz konusu cemaatin önde gelen insanlarını tanıyorum, daha da ötesi, bir kısmıyla dostluğumun, özel bir hukukumun, samimiyetimin olduğunu sanıyorum. Ve bundan dolayı, bilip gördüğümle örtüşmeyen yakıştırmaları, kimi iddialı yorumları şaşkınlıkla izliyorum. Cemaate mensubiyeti su götürmez, az-çok herkesin tanıdığı maruf bir isim, dostluğumuza güvenerek her şeye ‘cemaatin tayin ettiği imamının’ karar verdiği söylenen bir kurumun yöneticisinden yakın bir akrabasına randevu alma işi için beni aradığında, kusura bakmayın ama buna ‘gerçeği perdeleme gayreti’ diye bakamam.
Örnekler verip konuyu sulandırmak istemem. Yani söz konusu çevre, her özel topluluk ya da mensubiyetin az-çok anlam ifade ettiği her cemaat gibi ve ancak onlar kadar dayanışma içinde, onlar kadar talepkâr diyerek ‘Gülen Hareketi’ni sıradanlaştırmak istemem. Zaten böyle bir yaklaşım, ne doğru ne de inandırıcı olur. Türkiye’nin sosyolojik dokusu, insanların ruh dünyasının yatkınlığı ve daha da önemlisi, son 15 yılda yaşanan toplumsal, siyasi, ekonomik hadiseler hayatın akışını bu mecraya yönlendirdiği için seküler kültür, mesleki dayanışma vs temelinde gruplaşmalar yerlerinde sayar hatta gerilerken, farklı renk ve tonda ama inanç ekseni çevresinde kenetlenmeler güçlendi. Fethullah Gülen Hareketi, bunlardan biri ve açık söylemek gerekirse, imparatorluk asırları da dahil, Türkiye tarihinin şahit olduğu en yaygın, en etkin dolayısıyla en güçlü yapı. 

Emniyetin verdirdiği zayiat
Şurası gerçek ki, bu ‘hareket’ dünden bugüne siyasi kimliği olmadığı halde kontrolü dışında büyümesiyle doğru orantılı olarak itibar talep eder konumda. Tüzüğü, üyelik kaydı olmayan; sempati, hizmet, himmet ekseninde genişleyen; şekilciliği dışlayan moderniteyle barışık olması sebebiyle her meslek ve meşrepten insanın kolaylıkla girip çıkabildiği, kimseye ne neden geldin ne de neden gelmedin diye sorulan, şu ya da bu nedenle topluluk içinde mesleki ya da sair sebeplerle müştereklikleri zemininde yakınlaşan insanların yer aldığı bir yapı ve topluluktan söz ediyoruz.
‘Gülen Hareketi’ özelinde böylesi bir gruplaşmanın emniyet teşkilatı bünyesinde gerçekleştiğini söylemek, herhalde sırrın ifşası değil, ancak bu grubun devletin idari çatısı ve emniyet teşkilatı içinde öne çıkmasını sadece cemaat dayanışmasıyla izah etmek, bence haksızlık olur. Gözardı edilemeyecek husus, emniyet teşkilatının 28 Şubat sürecinden başlayarak değişen, hadiseler içinde özgüven kazanan kadrolara dayanarak gerek Ergenekon gerekse paralel davalara dayanak olan soruşturmalarda sergilediği başarı; terörle mücadelede 2011 senesinin ikinci yarısından başlayarak PKK’ya verdirdiği zayiattır. Türkiye’nin, Meral Akşener’in İçişleri Bakanı, Bülent Orakoğlu’nun Emniyet İstihbarat Daire Başkanı olduğu dönemde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde teşekkül eden Batı Çalışma Grubu yapılanmasının üzerine gidemediği için Balyoz, Sarıkız, Eldiven, Çarşaf, Sakal, Suga, Oraj vs. duvarlarına çarptığıdır.
Yaşanan son hadiseyi değerlendirirken kanımca önemsenmesi gereken asıl husus, kimin Fethullah Gülen’e yakın olduğu, kimin hangi ‘cemaate’ bağlı olduğu değil, emniyet teşkilatının özellikle son on senede kazandığı stratejik güvenlik, siyasi ve sosyal analiz kabiliyetidir.
Kürt meselesinde açılım diye isimlendirilen sürece ev sahipliği yapan; ideolojik temellerinden başlayarak sosyal, kültürel ekonomik nedenler yanında doğruluğuna inandığı istihbarat analizine dayanan emniyet teşkilatının kendisini konuya TSK ve MİT’ten daha hâkim, dolayısıyla siyasi karar verici nezdinde daha etkin konumda görmek istediği açık. Nitekim yayımlandığı günden bugüne Amerikalılar tarafından yalanlanmayan WikiLeaks belgelerinden yansıdığı haliyle 2009 senesinde emniyet teşkilatının Amerikan Büyükelçiliği’ne brifing vermekten neyi murat ettiğinin cevabında da ABD’li diplomat ve istihbaratçıları dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ve dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın özelleriyle ilgili bilgilendirme ihtiyacı duymasının altında yatan sebep bu. 

Keskin sirke küpüne zarar
Buna karşılık, yakın zamana kadar CIA- FBI benzeri yapılanmaya razı olmaya zorlanan, görev alanının dış istihbaratla sınırlanmasını içine sindirmiş görünen MİT’in, Hakan Fidan’ın müsteşarlığa atanmasından sonra polisin kimi imkân ve kabiliyetini elinden alacak şekilde yeni örgütlenmeye gittiği ve bunun emniyet teşkilatının çatısını tedirgin ettiği, dolayısıyla kurumun öfkesini kamçıladığı da söylenebilir. MİT’in Tokyo Büyükelçiliği’nden müsteşar yardımcılığına atanan Abdurrahman Bilgiç’le uluslararası ilişkiler kanadını güçlendirdiğinde bunu kendi kurgusu doğrultusunda bir gelişme görerek ses çıkarmayan emniyet; Başbakan Erdoğan’ın güvenini kazanmış bir istihbaratçı olan TİB Başkanı Basri Aktepe’nin MİT’e geçmesini, üstüne üstlük teknolojik açıdan Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan coğrafyanın en gelişkin izleme/dinleme tesisi kabul edilen Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı’nın sahip olduğu donanım ve çalıştırdığı personelle MİT’e devredilmiş olmasını, son on yılda elde edilen kazanımların kaybedileceği sürecin başlangıcı olarak algıladı. Ve ‘Fethullahçılık gayretiyle’ değil, bütün bunların neticesi olarak ‘keskinleşen sirke küpe zarar verdi!’

(Radikal)