Geçtiğimiz hafta, sosyal medyada bir işletmecinin müşterisine yönelik aşağılayıcı tavrı, kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık oluşturdu... Hatta olayın ucu Cumhuriyet Savcılığı tarafından açılan soruşturma sürecine kadar uzandı…
“Bedri Usta” üzerinden yürüyen bu tartışma, aslında tekil bir olaydan ibaret değil… Hepimiz günlük yaşantımızda benzer hadiselere o kadar çok şahit olmaya başladık ki!...
Galiba bu bardağı taşıran son damla oldu…
Siyaset ve ticaret başta olmak üzere tüm sosyal ilişkilerimizde ahlaki zemin kaybı had safhaya geldi…
Birçok olay, adeta şamar gibi yüzümüze çarpmasına rağmen hala ibret almamakta direniyoruz…
Burada mesele yalnızca bir müşterinin veya bir vatandaşın incinmesi değil... Mesele; toplumda özgül ağırlığı olanların nezdinde paranın, emeğin ve insan onurunun artık nasıl bir terazide tartıldığıdır…
Ticareti, yalnızca bir mal veya hizmet alışverişi olarak göremezsiniz… Ticaret denilen şey, esasında bir güven alışverişidir, saygı alışverişidir, insanlık alışverişidir!...
Şayet bu bağları koparırsanız, geriye ne kazanç kalır ne de itibar…
Rahmetli Alev Alatlı’nın sık sık söylediği bir cümle vardı:
Her yasal hak, helal değildir!... Yalnızca yasaları dikkate alıp, diğer normları yok sayarak “sosyal ilişki” yürütmek mahkemelerde sizi haklı çıkarabilir ama vicdanlarda asla!...
Kapitalizmin fikir babalarından biri kabul edilen Adam Smith bile, serbest piyasanın ahlaki temellerini anlatırken, ticaretin ancak “ahlaki duygular” ile anlam kazandığını söyler…
Yani piyasa, vicdanla yürür; vicdan çekildiğinde geriye sadece hoyrat bir çıkar ilişkisi kalır.
Bir müşteriyi küçük düşürmek, ona ses yükseltmek ya da onu “harcanabilir” görmek; esnaflığın değil “kabalığın” bir göstergesidir...
Kazandığın paranın ve şöhretin gücüne güvenip, müşterilerini aşağılayacak kadar kendini “ahlaktan istisna” tutamazsın!...
Bugün sosyal medyada ifşa edilen bu tür davranışları, sadece bireysel hatalar olarak değil; “toplumsal değer erozyonunun” açık işaretleri olarak görmek lazım…
Bin yıl önceki “müşteri velinimetimizdir” noktasından şu geldiğimiz noktaya bakın!
Sabır, anlayış, nezaket ve edep…
İşte, bir ticari ürünün gerçek ambalajı bunlardır!...
Unutulmamalıdır ki; müşterisini küçülten işletme kendi itibarını da küçültür. Kısa vadede güç gösterisi gibi duran tavırlar, uzun vadede güven kaybına dönüşür…
Rızık ve bereket… Nerden gelir, nasıl gider bilmek lazım… İnsanların gönlünü kazanmadan kazanılan paranın bir bereketi olur mu?
Rekabetin gereği diye, hakkaniyet gözetmeden istediğini ezip geçmek, parası olana başka olmayana başka davranmak veya müşteriyi değersizleştirmekle rızık çoğalır mı?
Bugün Japon mucizesi denilen şeyin sırrı; “kalite” kavramının “müşteri memnuniyeti” şeklinde tanımlanmış olmasında gizli!...
At gözlüğü takıp, “para parayı çeker” diye yola çıkanların akıbetine bir bakın!...
…
Benim babam kırk yıla yakın bir süre esnaflık yaptı… Bütün bu süre boyunca, ahilik geleneği adına geriye ne kaldıysa hepsine sıkı sıkıya bağlıydı…
Müşterilerini inancına, dünya görüşüne veya cebindeki parasına göre asla kategorize etmezdi…
Bir malı yoksul kaça alıyorsa, zengine de hep aynı fiyattan verirdi… Müşteriye olan ilgisi asla müşterinin özelliğine göre değişmezdi…
Bir gün onu dükkânda, o vakitler ilçemizin en zengini olan iş adamıyla otururken gördüm… Hararetle bir şey tartışıyorlardı…
Yöremizde “Mustafa Pusti” namıyla bilinen bu adam, elinde bir tomar parayı babama uzatıyor, fakat babam reddediyordu…
Meğer yıllar önce, yoksulluktan ve çobanlığın eziyetinden bıkarak gurbete çıkmaya karar veren Mustafa dayı, yolculuğa çıkmadan önce babamdan veresiye bir karyola almış… Sonra aradan yirmi yıldan fazla bir zaman geçmiş… Memlekete gelemediği için haliyle borcunu da vaktinde ödeyememiş…
Babam da onu ve arkasında bıraktığı ailesini bu konuda hiç rahatsız etmemiş…
Tartıştıklarını gördüğüm o gün, son alışverişten sonra ilk defa karşılaştıkları günmüş… Mustafa dayı dükkana, hem özür dileyip hem de borcunu güncel fiyattan fazlasıyla ödemek için uğramış!...
Babam, parayı almayı reddederek tartışmayı şöyle diyerek bağladı:
- Gurbete çıktığın o gün sen bilet parasını bile başkasından almıştın… Hiç imkânın yoktu. Ben o karyolayı verirken senden parayı alırım ümidiyle vermedim… Yardım olsun diye verdim… Hatta bu yüzden deftere de yazmadım. Seni de utandırmamak için niyetimi yüzüne söylemedim… O parayı almak bana haramdır… Şimdi senin zengin olman durumu değiştirmez… O zaman ayrı, bu zaman ayrı!...
Fakat bu cevap, Mustafa dayının mahcubiyetini gidermiyordu… Babam onun gönlünü de hoş etmek için beni işaret ederek şu teklifi yaptı:
- Sen madem artık iş sahibisin, şirketinde yüzlerce adam çalıştırıyorsun… Benim bu oğlan üniversiteyi yeni bitirdi… Masa başı bir iş arıyor… Varsa ona uygun bir işin ben de sana minnettar kalırım!...
Okuma yazma bilmediği halde, Türkiye’nin en büyük tünel şirketlerinden birini kurmayı başaran Mustafa dayının yüzü bir anda parladı… Bu sözler onu rahatlatmıştı… Bana döndü ve dedi ki:
- “Hazırlan, iki gün sonra Diyarbakır’a şantiyeye gideceksin… Önce öğreneceksin işleri… Sonra şirketin bütün muhasebesini de sana devredeceğim!...”
Babam Cemal Usta ile rahmetli Mustafa dayının taşıdığı şu ahlak, irfan ve edebin acaba şimdiki girişimcilerde kaçta kaçı var?
Paranın, menfaatin ve şöhretin dışında geride değer verdikleri ne kaldı?