Artık ‘uluslararası düzen’, ‘uluslararası hukuk’, ‘uluslararası toplum’ gibi boş lafları seslendirmenin anlaşılır bir yanı kalmadı.
Eşkıya ve çomarı, dünyaya hükümran olmuş. Bizzat koyduğu kuralları takmıyor. Bir gün kalkıp, bağımsız ve egemen bir ülkenin seçilmiş devlet başkanını ‘kaldırıyor’. Bir başka gün dönüp, bağımsız ve egemen ülkelerin toprağına göz dikiyor; “Orası bana lazım. Çok da kıymetli bir yer. Hem sen oranın hakkını veremezsin…” diyerek, el koyma provaları yapıyor.
Ve nihayet, ortada fol da yumurta da yokken, bağımsız ve egemen bir ülkeye saldırıyor.
Tüm insanlık değerlerini, var olduğu sanılan uluslararası kuralları ve savaş kurallarını/ahlâkını yerle bir ederek, bağımsız ve egemen bir ülkenin liderlerini katlediyor.
İran halkının din kardeşimiz, büyük bölümünün soydaşımız ve ülkenin komşumuz olması bir yana… Bir zulüm, zalim ve mazlumiyet gerçeğiyle karşı karşıyayız. Zulme maruz kalan düşmanımız bile olsa, onun yanında yer almak yiğitliğin, mertliğin gereğidir.
Zulmü yapan da kardeşimiz bile olsa, duracağımız yer onun karşısıdır.
PARANOYA DEVLET AKLINI ESİR ALMIŞSA
Eşkıya, binlerce kilometre öteden gelmiş, coğrafyamıza racon kesiyor, kabadayılık sergiliyor. Oysa kabadayılığın da bir kuralı, adaleti, ahlâkı olur.
Avrupa’nın kusmuklarının soyu, eline gücü geçirdiği için ne hak/hukuk tanıyor, ne mertlik biliyor, ne de en küçük bir ahlâkî kuralla kendisini bağlı sayıyor.
Anladıkları tek bir dil var: Güç…
Güç dediğimiz ‘şey’; boş propagandalar, altı doldurulmamış gösteriler ve kendisini herkesten akıllı sanan tilki kurnazlıklarından oluşmuyor.
Haddini aşan bir kibir, çevresindeki ülkeleri/halkları ahmak zanneden bir üstencilik, ciğerlerine kadar sızmış düşman ajanlarını -üstelik aynı delikten defalarca sokulmuş olmasına rağmen- göremeyecek kadar siyasî miyopluk ve uzatılan her kurtarıcı eli tuzak olarak algılayan paranoya gelip ‘devlet aklını’ esir almışsa…
Şu kadar füzem var, bu kadar menzili var, düşman donanmalarını yok eden simülasyonlar yapabiliyorum, çizgi filmler üretebiliyorum gibi sığlıklar, ne düşmanı korkutuyor ne de kurduğu tuzakları boşa çıkarmaya yetiyor.
Bu köşeyi takip edenler; İran’ın ABD-İsrail ekseni ve daha geniş anlamıyla ‘Batı Dünyası’ ile olan didişmesinin, ‘birbirlerinin varlık sebebi tarafların kayıkçı kavgalarından ibaret’ olduğu iddiasını sık sık okumuştur.
COFRAFYAMIZ BİRLİK OLMAZSA
Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırıları, bu mevzudaki kanaatimi değiştirmemişti. Şimdi yaşamakta olduğumuz ahlâksız saldırılar da değiştirmiyor.
Şu soru, cevaplanmayı hak etmiyor mu? Savaşın yarım veya çeyrek porsiyonu olmaz. Şayet İran’ın elinde, yüzbinlerce füze varsa, İsrail’i haritadan silmek için neyi bekliyor? Bunu yapmayıp, ABD üslerinin bulunduğu bölge ülkelerine ‘isabetsiz atışlar’ yapması doğru bir strateji mi?
Evet, Siyonist Yahudi-Evangelist Hıristiyan azgınlığı, İran’a haksız ve hukuksuz yere saldırmıştır. Gazze, Batı Şeria, Afganistan, Irak ve Suriye’ye yaptığı gibi…
Lakin bu azgın saldırganlık, Pers ırkçılığının Batı Dünyası ile olan adı konulmamış mutabakatlarını ortadan kaldırmıyor.
Kabullenelim artık; sadece İran değil; tekmil coğrafyamız acımasız bir Haçlı Seferi’ne muhatap.
Bu saldırılara karşı koyabilmek için, çevremizdeki tüm ülkeler birlik ve bütünlük sağlamalıdır. Bu, varoluşsal bir zorunluluktur. Ne milliyet, ne din ve ne de mezhep farklılıkları, ‘birlik ve bütünlük’ anlayışının önüne konulmamalıdır.
Türk Devleti, binlerce yıllık devlet tecrübesinin ışığıyla, bir yandan kendi iç bünyesini tahkim ederken; öbür yandan da coğrafyadaki devletlerin gözünü açmaya ve onları ortak bir savunma anlayışı altında birleştirmeye çalışıyor.
ZALİMİN KARŞISINDAYIZ, DA…
Buna rağmen, İran ve etkisinde/tehdidi altında bulunan Ortadoğu ülkelerini uyandırmak kolay olmuyor.
Sonuçta 7-8 milyon nüfusu olan bir kuduz köpek, bir terör örgütü, kendisinden katbekat büyük ülkelere kafa tutabiliyor; paçalarına saldırabiliyor.
Bu çıplak gerçek bile uyandıramıyor; kendi ideolojik takıntı, kibir ve küçük hesaplarını ‘erişilecek gaye’ yapmış ülkeleri.
Evet, zulmün ve zalimin karşısında, zulme uğrayanın yanındayız. Bununla birlikte, yaşanan gerçekliği yok sayamayız.
İran…
Geçmişi binlerce yıla sarî ideolojik takıntının esiri bir ‘devlet refleksi’ ile yönetiliyor. Dikkat buyurun; ‘devlet aklı’ demedik. Çünkü devlet aklı, ne kibirle ve ne de ideolojik takıntılarla bağdaşmaz. Defalarca dayak yedikten sonra, kalkıp bir kez daha kof propagandaya sarılmaz.
Sadece akılla yönetilmek yetmez. Vefa ve mertlik de gerekir.
NEREDE KALDI VEFA?
Zor zamanda yanınızda yer alanları, tehlike geçtikten sonra ısırmaya kalkmak, tipik bir vefasızlık örneğidir. Nitekim Türkiye, ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran’a çullanmaya çalışan emperyalist yamyamlara karşı, Brezilya ile birlikte ciddi bir mücadele yürütmüş ve bir Nükleer Anlaşma yapılmasına öncülük etmişti.
İran’ın ‘teşekkürü’, Türkiye’ye karşı anlamsız rekabet anlayışını koyulaştırmak oldu. PKK’ya el altından verdiği desteği artırdı. Suriye ve Irak’taki Sünnî ahaliye karşı yürütülen katliamlara hem öncü, hem destek oldu.
Azerbaycan-Ermenistan Savaşı’nda Ermenistan’a destek oldu.
Türk Dünyası’nı birbirine bağlayacak Zengezur Koridoru’nu engellemek için elinden geleni ardına yaptı.
Aradaki ufak tefek dirsek atmaları, küçük kurnazlıkları, rol kapma kabalıklarını bir kenara bırakalım. İran, Türkiye’nin, son ABD-İsrail eşkıyalığı öncesindeki iyi niyetli diplomatik çabalarını bile tersledi.
İSTANBUL SİZE BATTI MI?
Türkiye, İran ile ABD arasında arabuluculuk yapmayı teklif etmişti. İstanbul’da yapılacak müzakerelere, Türkiye’nin yanısıra bazı Arap ülkelerinin de katılması öngörülmüştü. ABD buna ‘evet’ demişti. Bir İran karşıydı, masanın İstanbul’da kurulmasına, bir de İsrail…
Nitekim İran; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın lider diplomasisi gücünü ve ABD Başkanı Trump’la olan ‘aracısız iletişimini’ kullanabileceği arabuluculuk girişimini reddedip, müzakereler için Umman’da karar kıldı.
Ve dahi, o müzakerelere ne Türkiye’nin ne de diğer bölge ülkelerinin müdahil olmasını istemedi.
Sonuç? Tam da İsrail’in istediği gibi yürüdü süreç. Umman gibi, ağırlığı ve diplomatik yeteneği olmayan bir ülkenin ‘postacılığıyla’ yapılan ‘oyalama müzakereleri’ devam ederken, ABD-İsrail saldırganlığı harekete geçti.
İnşallah İran, bundan sonraki süreçte, tüm yaşananlardan ders çıkarır ve çevresini dostane bir gözle algılamayı becerir.
Dünya, ABD-İsrail yamyamlığıyla cisimleşen bu Batılı azgınlığı durdurmak zorunda.