Dil kemiksiz, yazi kilitsiz, resim dilsiz...

Çocukların sevgi görmeye ihtiyacı vardır. Özellikle de hak etmedikleri zaman… (Harold Hülbert)


Bir damla sevgi düştü gözlerimden bugün uykudaki tenine.


Anlaşılmamalardan olsa gerek diye düşündüm bu zamansız akan yaş gözlerimden. Oysa ne çok beklerdim beni, bendeki seni, sendeki beni anlamanı sevgili, ne çok özlerdim ansız, zamansız, katıksız olmayı bizlikte.


Hadi gel bırakalım her şeyi istediğimiz olalım desem bilirim yoktur gelesin, ya korku bağlar seni ya sahip olduğum dediklerin; işlerin, evin, araban, ailen.


Ben bir çocuk büyüttüm oysa senin gözlerinde, teninde, yüreğinde; kısaca sende.


Telden araba yapardı, çellik çomak oynardı, sapanla mutluluk avlardı, taş yerine gülücük, sapan yerine kollarını kullanırdı.


Bakraç bakraç kuyudan şu taşırdı; günün kirlenmişliklerini arıtmaya.


Kitapları okumaz, sayfalardaki resimleri okurdu bu çocuk. “Dil kemiksiz, yazı kilitsiz, resim dilsiz!” derdi, “dilsizin dilini öğrenmelisin ki susmaların arkasındaki dinlemeleri görebilesin.”.


Ben bir çocuk sevdim senin ellerinde sevgili…


Araba camı silmekten, ayakkabı boyamaktan, inşaatta çalışmaktan, nasırlı, yaralı, çatlak elli bir çocuk. Tenimi yırtardı okşarken oysa elleri; nasırlaşmış teninde o hissetmezdi dokunduğu tenimi, ben hissederdim ellerindeki izleri, sevgiye gizliliğini.


Kocaman gülen gözleri  olan bir çocuk sevdim ben sende. Her ağlamayı örseleyen gülüşleri olan.


Bir çocuğa önce konuşmayı öğretirsiniz, sonra da susmayı…… (Prochnow)


Önce Sevmeyi öğrettiğim yüreğimi şimdilerde susmayı öğretmeye çalışıyorum.


Bilinirlik nedensiz bir şekilde asla kabul etmek istemediğimiz olur. Gözümüzün önünde olan, bize altın tepside sunulan tüm yaşanmışlıkları elimizin tersiyle iter yaşayarak öğrenme içgüdümüzün baskınlığından olsa gerek devam ederiz yaşayacaklarımızı bile bile.


Susmayı öğretiriz çocuklarımıza, yasakları, günahları, doğruları, yanlışlar. Biz gibi olsunlar isteriz sürekli halbuki unuturuz ne kadar mutsuz olduğumuzu. Hayatından sürekli şikayet edenlerin neden kendileri gibi çocuk yetiştirmeye çalıştıklarını algılamakta şiddetle zorlanıyorum bir süredir.


İnançsızlar 'günah' kelimesiyle çocuk eğitmeye çalışır, adapsızlar `ayıp` kelimesiyle, çok konuşanlar susturmak için bağırıp çağırırlar çocuklarına, çevrelerine.


Ne yaman bir çelişkidir bu yaşadıklarımızla yaptıklarımız arasında.


Herşeyi herkesi yok sayarak bir gün bir çocuk büyütmeye çalışırsınız sevdaya örselenmiş yüreğimizde; çocuğunuz gibi büyütürsünüz o sevgiyi. Susturarak büyütürseniz o sevgiyi; susar. Günah diyerek büyütürseniz; günahkar olur.


Zamansız bitişler gibi gelen ayrılıkların ardından kılıfı başlangıçta hazırlanmış bahanelerinizle diğerlerini suçlamaya başlarsınız; ki bu suçlamalar sizi haklı kılacaktır ve hafifletecektir. “Havanda su dövmek” derdi buna babaannem. Havanda su dövülür mü? Dövülmez. Bahaneleriniz sizi hafifletir mi? Hafifletmez.


Sevgiye en çok bize en az sunulan zamanda ihtiyaç duyarız ve ne yazık ki o zamanlarda ceza denilen bir yaşam sunulmuş olur bizlere. Sevgiyi sunmayı, söylemeyi, yaşamayı, yaşatmayı öğrenmek için daha kaç kez düşmeli gözümüz gerilerdeki kaybetmişliklere. Bir silkelenme ve baktığımız pencereyi değiştirme zamanı gelmedimi sizce hayata karşı?


Susturacağız çocuklara konuşmayı öğretmeyin. Ya da dinlemeyi öğrenin.


Unutmaya çalışacağınız sevgiyi yüreğinize iliştirmeyin. Ya da sevmeyi öğrenin.


Suçlayarak yaşamanın yalancılığında yaşamak sizin seçiminizdir; insan düşündüğünü ve hissettiğini yaşar.