(Eğer bu yazıyı sonuna kadar okuyamadıysanız siz de dijital bir obezsiniz!...)
Son günlerde Türkiye’nin sokaklarında, kafelerinde, toplu taşıma araçlarında ve hatta aile meclislerinde dikkat çeken ortak bir manzara var:
Kafası öne eğik, başparmağıyla telefon ekranını sürekli aşağı yukarı kaydıran, dış dünyaya tamamen kapanmış milyonlarca insan...
Günün kaç saatini acaba bu pozisyonda geçiriyoruz bilen var mı?...
Toplumsal olarak adeta kitlesel bir hipnozun içindeyiz. Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırmasını beklediğimiz bir çağda, ne yazık ki ironik bir şekilde dijital dünyanın esiri haline geldik…
Ben bu durumu “dijital obezite” diye tanımlıyorum…
Büyük düşünür Albert Einstein, yıllar önce sanki bugünleri görerek şöyle demiş:
· "Korkarım ki bir gün teknoloji, insani etkileşimin önüne geçecek ve dünya muhteşem bir aptallar nesline sahip olacak"
Bugün toplu taşıma araçlarında, yanındaki hamile kadını görmeyip ekranındaki komik kedi videosuna gülen gençliği; akşam yemeğinde birbirinin yüzüne bakmak yerine telefonuna bakan evli çiftleri gördükçe, Einstein’ın o büyük korkusunun tam ortasında yaşadığımızı anlıyoruz…
Peki, bizi bu kadar esir alan şey ne?
Sosyal medya algoritmaları, insanlara durmadan yapay bir mutluluk ve anlık dopamin (mutluluk hormonu) enjekte ediyor...
Akvaryumdaki bir lepistesin hafızasıyla dalga geçeriz; fanusun içindeki her turda dünyayı yeniden keşfettiğini sanan o balıkla…
Söyleyin bana, bizim durumumuz ondan farklı mı? Ekranı her aşağı kaydırdığımızda (refresh ettiğimizde) yeni bir içerik, yeni bir dedikodu, yeni bir yapay kriz görüyor ve tıpkı o lepistes balığı gibi saniyeler önce neye baktığımızı unutuyoruz… Ve o aptal döngünün içinde kendimizi kaybediyoruz!...
Bilgi çağında yaşıyoruz ama medeniyetler tarihine bakıldığında derinlikten en uzak, en yüzeysel yerde yaşayan nesil de biziz!
Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken, cehaletin bu kadar yaygın ve cüretkâr olması tarihin en büyük paradokslarından biri...
“Simülasyon Teorisi” tezini duydunuz mu bilmiyorum…
Nick Bostrom gibi bazı günümüz filozofları, içinde yaşadığımız evrenin ve her şeyin aslında ileri düzeyde bir bilgisayar programı veya sanal gerçeklik olabileceğini savunuyor…
Meşhur “Matrix” filmi de bunu anlatıyor zaten…
Simülasyon teorisinde gerçeğin yerini işaretler ve imajlar almıştır… Her şey programlanmış kodlardan ibarettir…
Şimdi yaşadığımız şu şeyleri gözünüzün önüne getirin:
Gitmediğimiz lüks restoranların, okumadığımız kitapların, hissetmediğimiz mutlulukların imajını satıyoruz birbirimize…
Gerçek hayatta cebinde metelik olmayan birisi dijital dünyada bir "influencer" sıfatıyla tüketim çılgınlığını övüyor!...
Terör, doğal afet, ekonomik zorluklar ya da yaşadığımız diğer toplumsal krizler… Fark etmeksizin; her acıyı ve her neşeyi sadece 15 saniyelik bir video formatına sığdırıp tüketiyoruz…
Acıyı bile derinlemesine yaşayamayan, onu da dijital içeriğe dönüştüren bir toplumun ruh sağlığı ne kadar yerinde kalabilir?
Bir diğer büyük tehlike ise yalnızlaşma…
Binlerce dijital "takipçisi" olan ama canı sıkıldığında kapısını çalacak tek bir dostu dahi olmayan modern insan portresi, günümüzün en acı gerçeklerinden biri…
Schopenhauer, "İnsanların birbirine olan ihtiyacı, kirpilerin soğukta birbirine ısınmak için yaklaşmasına benzer; çok yaklaşırlarsa okları batar, uzaklaşırlarsa donarlar" diyor…
Biz dijital çağda okların batmasından o kadar korktuk ki, ekranların arkasına saklanarak birbirimizden tamamen uzaklaştık ve ruhsal olarak donmaya başladık!...
Bu gidişata dur demek zorundayız… “Dijital obeziteden” kurtulmanın yolu, tıpkı bedenimize yaptığımız gibi, zihnimize de esaslı bir diyet uygulamaktan geçiyor…
Kafamızı o küçük ekranlardan biraz olsun kaldırıp yüzümüzü yeniden gökyüzüne çevirelim…
“Nasılsın” sorusunu, yanımızdaki insanın gözlerinin içine baka baka soralım…
Gerçek hayat, o parıldayan piksellerin içinde değil; dokunduğumuzda hissettiğimiz, konuştuğumuzda yankı bulduğumuz gerçek dünyanın içindedir…
Unutmayalım ki; teknolojinin bizi yönetmesine izin verdiğimiz sürece, akvaryumda yönünü kaybetmiş balıklardan hiçbir farkımız kalmayacaktır…
Ülke olarak “dijital obeziteyle” en acımasız savaşı verdiğimiz yer ise şüphesiz okullarımız ve evlerimiz…
Türkiye gündeminin değişmeyen yarası eğitim sistemine geleceğim…
Son dönemde müfredata giren "yapay zeka ve medya okuryazarlığı" konularının yanında bazı dijitalleşme hamleleriyle falan övünüyoruz… .
Sınıfları akıllı tahtalarla donattık, çocukların ellerine tabletler verdik diyoruz…
Ancak adını "çağdaş eğitim" koyduğumuz bu hamleler, sessiz bir zihinsel tembellik salgınına dönüştü…
Bugün ilkokul çağındaki bir çocuk, ödevini kendi yaratıcılığıyla yazmak yerine saniyeler içinde yapay zeka botlarına hazırlatıyor…
Öğretmenler ekrandan kafasını kaldırmayan bir nesle ders anlatmaya çalışırken, veliler çocuklarını sussunlar diye telefon ekranıyla emziriyor!
Akıllı telefonlar, bir neslin çocukluğunu kelimenin tam anlamıyla çaldı…
Biz çocukları teknolojinin "kurdu" yaptık sanıyoruz ama aslında onları düşünme, odaklanma ve problem çözme yetisinden mahrum bıraktığımızı görmüyoruz…
Formülleri ezberleyen fakat bir paragrafı sonuna kadar sıkılmadan okuyamayan, yapay zekaya her şeyi soran ama kendi zihnini sorgulamayan bir nesil yetiştiriyoruz…
Sınıfta akıllı tahtaya bakıp teneffüste telefona gömülen bu çocuklar, geleceğin Türkiye'sini hangi derinlikle inşa edecek, bana söyler misiniz?