Dedem ve 'Kuru Soğan'

Ben çocukluğumda  annemin babamın yanında değil,  dedemin  ve nenemin yanında kalarak geçirenlerdenim.  Bu yüzden, hayata dair ne varsa  hep onlardan öğrenirdim. Tuhaf bir durum ama , başka çocuklarla oynamak yerine büyüklerimle olmayı, onlardan masallar dinlemeyi, kısacası birşeyleri paylaşmayı çok severdim.

Dedemin KKTC ye gelmeden önce Türkiye de bir lokantası varmış . Ama burda da vardı,  seneler önce. O iyi bir aşçıydı, hem de çok iyisinden. Her çocuğuna  da miras bırakacak kadar da güçlü çalışkandı. Çocuk yaşta başlamış onun hikayesi, ailesini kaybetmiş , öksüz büyümüş bizimkisi.

Sonra savaşlar görmüş acılar açlık kıtlık ve daha niceleri. O yüzden mütevazi olmayı ve tutumlu olmayı öğretirdi hep. Hayata dair ne varsa görmüş anlıycanız. Onun hikayeleri eşsiz bir masal gibiydi. Ve herbirisi de doğruluğu ispatlanır derecede gerçekti. Ben  çocukken , başkaları ip atlarken oyunlar oynamadığım saatlerde yemek yapmayı öğretir, öğretirkende eşsiz öğütlerini anlatırdı. Kısacası çok dinlerdim ben onu. O da yanından ayırmazdı hiç beni. “Mert kızım” derdi bana, delikanlı kızım. Ne yalan söyliyim, Sinir olurdum ona  arasıra. yahu ben erkekmiydim.. Sonra aslında erkekden daha erkek olmanın manasını anladım. İşte böyle bir günde, avluda beni karşısına almış ve bu konuyu konuşurken bana demiştiki; “bak kızım, sana bir nasihatım olsun, eğer birgün bir adam seçersen kendine bir kuru soğanı paylaşabileceğin bir adam seç”. Güldüm ve dedim ki; niye dede o da mı aşçı olsun istiyorsun..Kahkaha attı “neyse” dedi . Nasıl olmazsa birgün anlarsın.Ama şunu söyliyeyim dedi dedem; “ soğanın acısına dayan insan gözünü yakıyor die onu yemekten asla vazgeçmez, hatta her yemekte biraz soğan vardır.

Bunu hergün kıyarken gözünün yanacağını bilerek soyarsın onu, yani onu her yemekte kullanırsın onsuz olmaz. Hayatın herşeyinde olduğu gibi . Tat verir. Ama gözünü yakıyor diye ondan vazgeçmezsin. Küçümsemezsin dahası, o küçücük şey olmadan yemek pişmediğine göre, bir insanı sevmek için küçücük şey, ama bunu severken de gözlerini yaşarttığını bile bile o acıyı eline alıyorsan,  koskoca bir yürek gerekir.” Kendime bu soruyu sorabileceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Yani kuru bir soğanla hem mutlu olup soframda hem de bir adamı tıpki bir soğan gibi mütevazi bir şekilde sevebilmek. İlginçti. Ama bişey anlamıştım.Nasıl birşey bu yürek , nasıl kocaman olunur diyordum. 

Yıllar geçti aradan bu hikayelerle büyürken ben güzel güzel,  dedem geçen yıl aniden hastalandı. Annem arıyordu. Kızım hastanedeyiz diyordu. Sonra baktım ki durum ciddi. Herkesi gönderdim ordan.  15 gün ben kaldım onunla hastahanede . Eskisi gibi keyfi yerinde değildi  ama gene bişeyler anlatıyordu kendi çapında güçlükle de olsa. İlkokuldan beri aldığım tüm birinciliklerimi paylaştığım ve yüksek şeref listesini  aldığımda koşarak ilk elini öpmeye gittiğim o adam aslında doktordan öğrendimki ölüyordu. Doktorun odasında iken gözlerine baktım ve sordum ona tahlil sonuçları neydi , lütfen gerçeği söyleyin dedim; adam söylemeyecek kadar üzüntülüydü; sadece bana söylediği tek şey “bu tip hastalar çok yaşamaz” cümlesi oldu. Şimdi ben kiminle paylaşacaktım bunları değilmi?hayat bir an anlamsız ve boştu.  Durmuş , bitmişti.

Oysa ben çocuk yaşta başlamıştım yazmaya ödül almaya, yarışmalara katılmaya . Ve en önemlisi onları dedemle paylaşmaya. Şimdi yarışında ne önemi varki. Fakat o bana “birgün kızım beni de yaz”  demişti gülerek . Hem ben daha onu hiç kaleme almamıştım ki. Neyse çıktım doktorun odasından. Koridorda yürürken yüreğime bir bıçak saplanıyor sandım, gözlerim doldu.O bıçağın acısı bir daha hiç geçememecisine, o gün bugündür oracıkta kalakaldı. Ama olmazki toparlanmam gerekti. Yanına gidecektim çünkü, birşey belli etmeme gerekiyordu . Hem ben merttim aciz değil, bunu yapabilirdim. Toparlandım, kendimi önce bir tokatladım. Sonra gülümsedim içimden fırtınalar koparcasına.” Hayırdır dedi”Doktor ne diyor , iyileşecekmiyim. “Evet dedim çok iyisin , sonuçlar iyi çıkmış merak etme sen”. Aradan günler geçti ama o  hastanede idi. Ordan çıkmayınca anladı ve dediki ; “bak kızım sen yalan söylemeyi asla beceremezsin”ben iyi olsaydım hala burda olmaycaktım. Ama erkek gibi olabilirsin evet.” Bu yüzden kimseyi üzmeyelim demişti bana. Sustum... Kimseciklerede bişey söylemeden günlerce sustum. Ayni şeyi soruyordu herkes bana. “Dedem nasıl”. İyi diyordum onlara da .Çok iyi. Nasıl bir yüktü Allahım omuzlarımdaki. Altına ezileceğim sanıyordum bazen.Sonra doktor, “hiçbir tedaviye sonuç vermiyor daha fazla serum takarak heryerine eziyet etmeyelim” demişti.

Zaten o da bu durumdan çok şikayetçiydi. Dışarı çıktı dedem. Herkes çok sevinçli. İyileşiyor sandılar. Oysa onun o son günleri ve hatta ayları oldu. Zaman geçti ve 3 ay geçince tekrar hastaneye yatan dedemin yanına ben hiç gitmedim taki son güne kadar. Bu sefer evlatları gidiyordu yanına. Ama hergün o beni soruyordu. Gidemezdim yapamazdım sanıyordum. Görsem daha da kötüleştiğini  bu durumu kaldıramazdım. Oysa öyle olmadı. O büyük gün bana nasip oldu. Annem “bak kızım deden seni istiyor yanında diyordu” Emel kızım gelsin diyormuş her gelene. Neyse gittim yanına son gün , “nerdesin dedi “ geldim dedim. “Seni bekliyordum “dedi bana. Sonra “saate bak” dedi. Baktım neden soruyorsun  dedim ona “sen bak” dedi. Baktım saat 5 ti, akşam üzeriydi. “İyi bak o saate dedi” anladım , sonra dışarı çıktım fırlayarak , doktora sordum neler oluyor dedim. “Çok kötü” dedi , “eğer sabaha çıkarsa çok şanlısınız”. Zaten öylesine perişandı ki dedeciğim. O dağ gibi adam gözlerimin önünde erimiş bitmişti sanki. Konuşamıyordu artık. Nefes aldığı makine durduğunda ölüyor sanmıştım. Sonra ogün herkesi arayıp oraya çağırdım . “Gelin helalelleşin” dedim . Herkes bana “yahu nerden biliyosun” dedi , “o iyileşecek”. Olsun dedim siz gelin ve helaleşin genede. Hiçkimse gerçeği kabullenmek istemiyordu. Sonra evde onu dörtgözle bekleyen en önemli bir kişi daha vardı değilmi?. Yani onun hergün kavga edip , sonra da onsuz yemek yemeden yolunu gözleyen biricik karısı. Nenem.. Dedem o gün şunu söyledi; “dün akşam rüyamda nenenizi gördüm ölüyordu , lütfen onu bana getirin”. Kimisi sinirleniyordu bu duruma. “Yaşlı başlı kadını ne diye hastanelere götüreceğiz”diyorlardı. Oysa birtaratan o da ayni şeyi söylüyormuş aslında. “Beni bugün mutlaka ona götürün”. Neyse üzülmesin diye nenemi hastaney getirmiişlerdi. Ben gene doktorun bana söylediğini sır gibi saklayıp kimseye bişey söylemiyordum. Amaç Kimseyi üzmemekti.

YA da öyle sanıyordum kendimce. Güçlü olacak ve onlara moral verecektim ..Evet dedim kendime. Şimdi bugün dedem beni istiyor zaten yanında herkes eve gitsin. Çünkü onların hiçbirisi aslında bu vedaya benim kadar hazır değildi. Neyse buraya kadar kendimi güçlü sandığım ve çok sevdiğimi sandığım birisi için bir çaba sarfettiğimi düşünüp aslında ne kadar zayıf bir sevginin kurbanı olduğum an başlıyordu. Dahası dedemi yazacağım an işte o andı.Sebebi de  Benim dedeme duyduğum bağlılık ve sevginin  aslında onların yanında aslında bir hiç kaldığını anlamam oldu.Sevginin ululuğu ne demekmiş o gün anlamıştım aslında. Nenemin içeriye girişiyle başladı herşeyi anlamamın başlangıcı. 

Nenem hastaneye gelmiş yatağın kenarına oturmuştu  2 dk ve  birbirlerine öyle derin derin bakmışlardı. Pek konuşmuyorlardı. Oysa ben ona,” dedem ölecek”  bile  dememiştim ki. Öyleyse neden bu kadar sessizdi her ikiside . İşte o an nefesler kesilmişti ve herkes ne olacak şimdi nasıl ayırırz bunları birbirinden diye düşünüyordu . Herkesin kafasından geçen şey acaba şimdi nenemiz,  dedemizin üstüne atlayıp hıçkıra hıçkıra ağladığında, onu dışarıya nasıl çıkaracağız fikri olmuştu. İtiraf ediyorum ben de öyle düşünmedim değil doğrusu. Ama durum hiç de öyle olmadı. O yaşlı ve sevdiği adamı uğurlayacak olan kadın kafasını yana çevirdi . Hakkını helal et demesini  bekledi kocasının ve önüne baktı ve kapıya doğru yürüdü. Ama gitmedi beklediği bişey vardı sanki. Evet vardı. O büyük sessizliğin içinde dedemden şu yanıt gelmişti. “sen benim kırk senelik hayat arkadaşımdın , helal olsun tabi, kendine çok iyi bak ve üzülme” dedi. Bu ona son sözleriydi dedemin.  Sonra hepimiz güçlü olacağımız ve moral vereceğimiz yerde aniden hıçkırarak ağlamaya başladık.

Ne kadar tuhaf değilmi bizimkisi. Ve işte şimdi dedim kendime; “ nenem dönecek geriye ve boyununa sarılacak dedemin”. Nede olsa onlar birbirnin hayat arkadaşıydı. Ne güzel değilmi. 40 yıllık hayat arkadaşı olmak kime nasip olurki. Açlığı kıtlığı acıyı , sevgiyi, küslüğü, sevinci, kavgayı, evlatları, 40 sene paylaşmış olmak ayni yastıkta.  Ona ha şimdi sarılır ha birazdan diyorduk , ama ikisi de yapmıyordu.  Nasıl ya elinide tutmayacaksın ki bu adamın . Hiç mi okşamayacaksın başını . Kokusunu da  mı çekmeyeceksin içine.. Yok yok hiçbiri olmadı. Meğer  onlar birbirinin kokusunu öylesine derinden ezberlemişti ki,  Buna hiç mi hiç gerek yoktu.O arkası dönük olan  ve ardına hiç bakmayan kadın , dedemin ona gözyaşları içinde nasıl el salladığını görmüşcesine önüne bakarak elini kaldırdı ve yürüdü. Evet ayni anda 2 yürek birbirini hiç görmeden el salladı.

Oysa biri kapıya bakıyordu. Biri ise  yattığı yatağında yan tarafta ki pencereye.  Yani sessizliğin içinde bir histi onlarınkisi. Nasıl  da ayni anda kalkmış ve ayni anda inmişti o elleri .. VE nasılda öleceğini hissetmiştiki yürekleri. İçerdekiler tıpkı bir sinema filmi izler gibiydi. İyi de hiçbir film bile gerçekten bu kadar etki bırakmaz dı ki. Bizim seyirciler ise bitkin, harap, bitap kendinden geçmiş bir şekilde ağlıyordu. Bir veda bu kadarmı asil bu kadar mı anlamlı olabilirdi.  Bu imkansızdı değilmi. Kapının önünde duran bir kadın ayni anda içerde olan  kocasının, ona el kaldırmış olabileceğini nasıl görmüş olabilirki.  Kafasını  duvarlara da vurmuyor,  kendini yerlere de atmıyordu. Yada ona saatlerce sarılıp yanında kalacağım diye de diretmiyordu da. Çünkü onlar o kapıdan çıkışta birbirlerini yanlarında götürdüler nereye gittiyseler. O yüzden buna hiç gerek yoktu. 

İşte o an bana hayatımın ikinci dersini veriyordu; Bir isan bir insana dokunmadan nasıl onu hissedebilirdi ki, bu imkansızdı. Evet imkansızdı. Elini tutmak gerekmezmiydi sevmek için, hep böyle bilirdik. Ama dokunmadan da sevilebileceğini o gün anlamıştım aslında . Nenemin arkasından koşarak dışarıya çıkmıştım.   O an gözlerinin içine baktığımda  3 şey görmüştüm.1. Dünyayı yerinden oyanatacak büyük bir acı 2. gözlerini yaşartacak koca bir soğan ki; onu gene de soymak  isteyen büyük bir insan. 3. Dedemin ölümü . Sanki bana bakan o değildi,  dedem gibi bakıyordu gözlerinin derinliklerinde .  Dedem kokuyordu. Ve o kalbi darmadağın olmuş ama güçlü kadın buğulu gözleriyle,  bana bakıp  şunu söyledi;  “o bugün ölecek son günü , bunu biliyorum” Şimdi bildiğim şeyi inkar edecek değildim ya çaresizce  sustum  tabiki.  Sanmıştım ki, bu kadından saklayabileceğim.

Fakat  gerçeği bizden önce  birtek onlar biliyormuş meğer.VE dedemin rüyası son buldu. Çünkü  Ayni sabah dedem ellerimde can verdi. Tamda söylediği saatte sabah vakti saat 5 te. Ne acıdırki ,saat  sabah 4’e geldiğinde “ dedem bir saat sonra ölecek dediğimde” yanımda kalan birisi “nerden biliyorsun, saçmalama o iyileşecek deyip uyumuştu . Sabah 5 te dedem öldüğünde bu lafı tekrar hatırladı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Söylemişti dedim evet.  Oracıkta yığılıp kalacak gibi olduğum o anda dimdik durdum ve dedim ki kendime ; “ ben ağlayıp bağıracak kadar kim oluyorum ki, onlarki 40 senelik sevdayı taşımışlar yüreklerinde ve taş basmışlar bağırlarına. Ben şimdi bu anı görecek kadar hamdolsun mu diyecektim kendime. Hamdolacak kadar neyime güveniyorum ki. Zaten ukalalığa gerek de yoktu hani. Herkes haddini bilecekti . İşte o an toparlandım ve son vazifemi de yaptım hiç ağlamadan.Morga indim elbette.

İnsanlar tuhaf tuhaf yüzme bakıyordu. Sen iyi değilsin hiç ağlamıyorsun diyorlardı bana. 3 gün sonra hastanelik olsamda ağlamamaktan, hiç birine cevap vermiyordum. Çünkü anladımki insan birkere ağladığı şeyi unuturda , hergün yüreğinde yaşattığı şeyi asla unutmazmış. Aslında dedem  giderken söylenecek herşeyin en güzeliyle söylemişti bana. Güç, servet, aşk, sevgi, dürüstlük, sadakat, bağlılık, yürekten ağlamak , sessiz ama güçlü bir veda.  Dahası kuru soğanın gerçeği. Yani anlıycanız, yıllardır çözemediğim şeyin aslını o gün anlamıştım.

Şimdi diyorum ki ; “Kalk be dedem yerinden de sana anlatayım ne anladığımı. İnan ben dersimi aldım. Cidden öğrendim sevgiye bağlılığa sadakata dair ne varsa hayatta”  Oysa bizim ihtiyarlar, öyle anlamlı ve sevgi dolu bir hikayeyi paylaşmıştıki. Böyle olmak da ne şerefli ne gururlu olacaktı değilmi? Ne okuduğum kitaplarda  ne de terminolojik literatürde rastlamadım hiç bu denli bir gerçek bir sevgiye.  Çünkü onlar ne iki dudak arasında yaşamıştı aşkını nede gördüler ömürlerinde,  ağızlarında seviştikleri meme uçlarını . Onlar harbiden sevdi , delikanlı gibi. Anlıycağınız Kadın, anaç gibiydi arkada kalanları toparlayacaktı daha çok işi vardı. Adam ise  güçlü ve yürekli .  Hem gidiyordu  hem de sarıp seviyordu geride kalanlarla beraber sevdiğini. Üstelik hep o doğru bildiğimiz gözyaşları hikayesini de çürüterek.

Biz çünkü ağladımızda çok severiz sanarız karşımızdakini. Oysa ağlamakta ,sevmekte yanmakta dışarda değil içerde olmalıydı. Yani yüreğin kanamalı ve sessizce ağlamalı. Ağlamanın bile acizliğini keşfediyor insan. sen  sadece sana ispatlamak için kendini. Kimse bilmesin diye senin yüreğini. Tıpki bir masal gibi.  Nasıl bir muamma değilmi?  İşte Leyla ile Mecnunu dinleyerek büyüyen adamların hayat hikayesi. Çünkü onlar ne gece klüplerinde tanıdılar aşklarını ne de bira şişelerinde ısmarlamalık aşklarla öpüştüler .  siyahın koyulaştığı yerlerde  gömülü çirkin bir gecede bulmadılar birbirlerini. Kuru soğan aslında şuydu: Hiçbir insan hiçbir sevgi karşısında ; sevdiğine “seninle bir kuru soğanı paylaşacak kadar seni seviyorum” demez. Ya gözü yüksektedir. Ya kulağı . Azla yetinmeyi bilen ve gerçekten yürekten seven ise; onu sevmek için karşılık beklemez.

Bir kuru soğanda kimsenin aklına gelmez. Küçümsenir çünkü, birlikte paylaşacak açlığıda tokluğuda bir kuru soğanıda yiyerek mutlu olacak kaç kişi kalmıştı ki dünyada. Ama onlar paylaşmışlardı işte. İşte bu yüzden de ölümü bile hissetmişlerdi.

Kısacası ,ölümsüz , kusursuz ve hazin bir  aşktı onlarınkisi..Peki şimdi kaç kişi gerçekten kuru soğanı paylaşabilirki?


“Bu yazı bana gerçek askı öğreten dedim anısına yazılmıstır.” Anlatılanların hepsi gerçektir.