Çok satmak suç mu?



Türk basınında yeterince şahsi çekişme, gereksiz polemik ve hoyrat kutuplaşma mevcut zaten. Bunun dışında ve ötesinde bir dil, bir üslup, bir adap yakalamak gerektiğine inanıyorum. O yüzden genelde “Ya sabır” deyip susmayı yeğlerim. Lakin bu sefer yazmak istedim. Kişilere değil, konuya dair bir cevap verme gereği duydum. Benden ve Hilmi Yavuz’dan ayrı konunun önemine inandığım için. Bu soruların tartışılması gerektiğine katıldığım için.

Öyleyse gelin soralım: “Çok kişi tarafından okunan kitap, çok kişi tarafından izlenen film ya da çok kişi tarafından dinlenen bir albüm illa da yoz ve basit midir?” Soruyu tersine çevirebiliriz: “Bin kişinin takip ettiği bir eser, bir milyon kişinin takip ettiği bir eserden muhakkak ki daha derin midir?” Çok okununca bir eserin kalitesi düşer mi? Yahut çok dinlenmek bir albümün niteliksizliğine işaret midir? Hilmi Yavuz’a göre öyle. Tesadüf bu ya, Yavuz’un yazısını okuduğumda masamın üstünde bir roman duruyordu: Middlemarch. Yazarı 19. yüzyılın efsanevi ismi George Eliot. İngiliz edebiyatının en saygıdeğer klasiklerinden biri kabul edilir. Üniversitelerde okutulur, hakkında kitaplar, tezler yazıldı. Akademisyenlerin, eleştirmenlerin, edebiyatçıların ağız birliğiyle değer verdiği bu yapıt, Eliot’un edebi çıkışını yakaladığı eserdir. İşin ilginç yanı, bugün bu kadar çok okunan bu roman ilk çıktığı dönemde de çok satmıştır. 1871’in bestseller eseri, bugün dünya klasiğidir.

REÇETESİ YOKTUR BU İŞİN

Charles Dickens ve unutulmaz Oliver Twist, Balzac ve tefrikaları, Tolstoy ve peş peşe ses getiren romanları, huysuz ve tatlı Mark Twain ve tabii ki Gabriel Garcia Marquez, çok okunan, çok konuşulan, her biri edebiyatta çığırlar açan... Bunun tam tersi örnekler de var. Az ya da zor basılan, sınırlı bir kesim tarafından okunan ve kıymeti seneler sonra anlaşılan nice güzel edebiyat eseri de mevcut. Kafka bu türün en bilinen örneği. Velhasıl her iki şekil de mümkün, çünkü edebiyat ve sanat matematiksel formüllere gelmez, genellemelere ve şablonlara uymaz. Reçetesi yoktur bu işin.

Dünya edebiyat tarihi birbirine zerre kadar benzemeyen sayısız örneklerle dolu. Kişi var, gençken verir en sağlam eserlerini: Boris Vian ya da Şeyh Galip. Kişi var, yaşlılığında daha iyi üretir, zamanı sindire sindire: Goethe gibi. Hiçbir yazarın tarzı bir başkasınınkine benzemek durumunda değildir. Zaten benzememesi daha yeğdir. Kimi hep aynı mekânda kalır, senelerce. Kimi dünyayı dolaşır, çok sevdiğim James Baldwin gibi, daimi bir göçebelikte. Ademoğlu Havvakızı bu kadar çeşit çeşit iken zaten yaratıcı işler yapan edebiyatçıların yekpare bir kitle olmasını mı bekleyeceğiz?

Kendimize benzemeyen, bizim gibi yazmayanı anında “Olmaz! zinhar!” diye ret mi edeceğiz? Hilmi Yavuz, Octavio Paz’a yaslanarak “Şayet bir kitap çok satıyorsa yazarı ‘Ben nerede hata yaptım’ diye düşünmeli” demiş. Böyle bir şey yok. Az satan bir kitabın yazarı nasıl kendini berbat bir edebiyatçı zannetmek durumunda değilse, çok satan kitapların yazarı da böyle mazoşistçe bir hüküm vermek durumunda değildir. İşin doğrusu ve dürüstçesi, her yazar ve her şair okunmak, her film yönetmeni izlenmek, her şarkıcı dinlenmek ister. Bu insanca dürtüden kimsenin utanmasına lüzum yok. Önemli olan, aslolan yazım aşamasında bunlara takılmamaktır. Bir kitabı yazarken “Filanca eleştirmen ne der, kaç kisi okur” gibi kaygıların yeri yok.

HARFLERE VEFA

Yazarken hikâyemin içinde kalır, orada yaşarım. Ama roman bitip de editörüme teslim edince elbette isterim okunmasını. Aksi takdirde niye yayınlatayım? Albert Camus, “Bir yazar, büyük ölçüde okunmak için yazar. Aksini söyleyenleri takdir edelim ama inanmayalım onlara” dememişti boşuna. Kitapları yeni baskı yapınca üzülmez yazarlar, mutlu olurlar! Nitelikli okurdan yanayım demiş Yavuz. Merak ediyorum, kimdir okurun nitelikli olup olmadığına karar veren? Hangi jüri? Hakkımda yapılan bir başka eleştiride, hiç unutmam şöyle denmişti: “Sizi Elazığ’daki ev hanımı da okuyor!” Bundan gocunmamı, utanmamı mı bekliyorsunuz? Eğer edebiyatımız Elazığ’daki ev hanımına ulaşıyorsa bu beni ancak mutlu eder. İzmir-İstanbul-Ankara üçgeninin dışına çıkmaktan yanayım. İnsan ayrımı yapmadan, kimseye tepeden bakmadan, küçümsemeden, ötelemeden yazmak değil mi en doğrusu, bilhassa bunların hep yapıldığı bir ülkede! Sonuçta dileyen dilediği gibi yazar. Okurlar hangi kitabı okuyacaklarına kendileri karar verir. Sadece ve sadece yazıya olan tutkumuz, aşkı muhabbetimiz, bu akıl dışı, bazen delilik raddesindeki sevdamız ve harflere olan vefa duygumuzdur tek yakıtımız.