İbn-i Haldun’a atfedilen o meşhur tespit: Coğrafya kaderdir.
Tespit doğru; başka doğrular da var.
Bazı milletler için; coğrafya ile birlikte başka toplumsal ve tarihî etkenler bir araya gelir, ‘Büyük Devlet’ kaderini örgüler.
Bu tespit, galiba en çok da Türk Milleti için geçerli. Zira tarihinin her döneminde, hep ‘büyük oynamayı’ kader edinmiş. Adına da ‘Nizam-ı Âlem’ demiş.
Yalnız, âleme nizam verme iddiası, emperyalist dürtülerle şekillendirilen bir sömürge düzeni değildir.
‘İmparatorluk’ ile ‘emperyal’ kavramları arasında, elbette bir köken bağı vardır. Türk imparatorlukları dışındaki büyük devletlerin tarihlerine ve işlevlerine baktığımızda, çoğu zaman ‘emperyal’ niteliklerin mevcudiyetini görüyoruz.
Perslerden Romalılara, Babillilerden Cermenlere, İngilizlerden Ruslara kadar, tarihi şekillendirmiş ‘düzen kurucuların’, aynı zamanda, kurdukları düzenin nimetlerini tepe tepe kullandıkları gözardı edilemez.
DÜZEN KURUCU DEVLET
Genetiğine işlemiş ‘Cihan Hâkimiyeti Ülküsü’ dikkate alınırsa, Türk Milleti, tarih boyunca üstlendiği ‘düzen kurucu devlet’ sıfatını hem liyakatle taşımış, hem de bu gerçekliğin bir bakıma mahkûmu olmuş.
Barış ve düzen tesis edici devletler kurma yeteneği, Türk Milletinin, bir bakıma gönüllü şekilde mahkûmu olduğu kaderidir.
Bu kaderi; hem milletin genetik kodları, hem tarihî-kültürel birikimi, hem de yaşadığı coğrafyanın gerçekleri dayatmaktadır.
Son bin yıla bakarsak, Anadolu coğrafyasının, düzen kurucu devlet olmada, Türk Milletinin kaderini yazdığını görürüz. Bunda; Anadolu’nun, etrafını çevreleyen 3 kıtanın kavşak noktası olması, önemli bir etkendir.
Doğu ile Batı arasındaki kadim ticaret ve ulaşım yollarının üzerindeki mevcudiyeti, Anadolu için bir kader çizgisidir.
İnsanlığın ilerlemesi ve teknolojinin gelişimi, yaşadığımız coğrafyanın kadim niteliklerini etkisizleştirmek bir yana; giderek daha da önemli kılmıştır.
AKIŞ GÜZERGÂHI
Ümit Burnu’nun keşfi veya Kuzey Buz Denizi’nde ulaşımı kolaylaştıracak buzkıranların gelişimi, dünya deniz ticareti için ilave nefes boruları açmış olsa da, Anadolu coğrafyası, stratejik derinliğinden bir şey kaybetmemiştir.
Bugün de vatan topraklarımız; Doğu-Batı ile Güney-Kuzey arasındaki iktisadî ilişkilerde, inkâr edilemez bir öneme sahiptir.
Sadece ulaşım kanalları değil; enerji, doğal kaynaklar ve insanî sermayenin dünya üzerindeki akış güzergâhı da ülkemizi merkez almaktadır.
Bunca değerin sahipliği; doğal olarak, açılan her gözün dikildiği, ‘dağından duman, başından dert eksilmeyen’ bir ülke anlamına gelir. İşte o duman ve dertlerle başa çıkamayan milletler, Anadolu’da tutunamaz.
Bu topraklarda ya büyük devlet kurulur, ya da yok olunur.
Biz, Anadolu’yu vatan edindiğimiz son bin yıllık dönemde, hep büyük devlet olmaya soyunduk. Olduk da…
Lakin bu olma halimiz, uğradığımız ağır saldırılar sebebiyle, zaman zaman kesintiye uğradı.
O kesintileri; Haçlı Seferleri dönümlerinde gördük… Moğol İstilası vaktinde yaşadık… 1402 Ankara Savaşı sonrasındaki Fetret Döneminde idrak ettik. 1683 Viyana Bozgunumuz üzerine uğradığımız gerilemelerde en acılı deneyimlerle öğrendik.
Ve Birinci Dünya Savaşı parantezine oturtulmuş ‘Son Haçlı Seferi’ akabinde bir kez daha deneyimledik. Sonraki ‘nadas/nefeslenme’ süreci, şimdilerde nihayete eriyor.
‘YURTTA SULH, CİHANDA SULH’ DEDİK
Cumhuriyetimizin de ‘dalyasına’ tekabül eden 100 yıllık nadastan sonra, Türk Milleti olarak yeniden sahne alıyoruz. Dünyaya adaletle nizam vermek için…
Merkezinde yer aldığımız coğrafyamız, kelimenin tam anlamıyla bir ateş çemberi… Kimi zaman bu ateşten uzak kalmak için kabuğumuza çekiliyor; ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diyerek, zalimlerin hücumlarını geçiştiriyoruz.
Gücümüzü toparlayıp, elimizde-ayağımızda derman bulduğumuzdaysa; tarihin ve coğrafyanın bize biçtiği kaderin gereğine uyarak, etrafımızdaki katarın lokomotifliğini üstleniyoruz.
Tarihin yazılışına tanıklık ettiğimiz şu günlerdeyse, kaderimizi şekillendiren kimliğimizin ve coğrafyamızın üzerimize yüklediği görev ve sorumlulukların gereğini yerine getiriyoruz.
Bir yandan, giderek ete kemiğe bürünen Türkiye ve Türk Yüzyılı misyonunun hayat bulması…
Bir yandan, ‘Türk Devletleri Teşkilatı’ çatısıyla hayat bulan birlik ve bütünlük tesisi…
Onlarca yüzyıla sarî inanç birlikteliklerinin dayattığı kaçınılmaz görev ve sorumluluklar…
Hatta ortak tarih birlikteliği, müşterek inanç mensubiyeti veya soybağı gibi zorunlu kılıcı müştereklerimiz olmasa dahi, yeryüzündeki zalim-mazlum çatışmalarının önümüze koyduğu dayatmalar…
DİRİLİŞİN AYAK SESLERİ
Nereden bakarsak bakalım; tarih, eteklerimizden çekiyor. İstesek de istemesek de kaderimizdeki Büyük Devlet olma girdabına sürükleniyoruz.
O yüzden; Bosna-Hersek’te sergilenen zulümler…
Karabağ’da ayaklarımıza vurulmak istenen prangalar…
Suriye’de etrafımızı kuşatmak üzere kurgulanan Teröristan hevesleri…
Libya’da, Sudan’da, Somali’de ayağımıza dolanmak üzere körüklenen kardeş kavgaları…
Gazze ve Batı Şeria’da göstere göstere yapılan soykırımlar…
Komşumuz Yunanistan’ın; ‘stratejik akıl yoksunluğu’ üzerinden, karşımızda konumlanmak üzere sürüklendiği bataklıklar…
Emperyalist ABD ve İsrail adlı terör örgütü üzerinden tüm coğrafyamıza ve son olarak İran’a karşı sergilenen haksız ve acımasız saldırılar…
Evet… Etrafımızdaki yangınlar sürekli harlanıyor. Lakin her harlama çabası, aynı zamanda Anadolu’daki Büyük Devlet çeliğinin, biraz daha sertleşmesini sağlıyor.
Her cephede oyun ve düzen kuran, adaletin temsilcisi bir Türkiye’ye doğru akıyor zaman.
Tarihi birazcık bilenler, Türk imparatorluklarının doğuş sürecinin, bugün de aynıyla vaki olduğunu anlamakta zorlanmaz.
Anadolu Türklüğüne, bütün Türk Dünyasına, Müslüman beldelere ve dünya mazlumlarına hayırlı olsun.