Bir “can”ın alınmasını da pornoya çevirdiniz!..

Üstümde kalmasın diye ilk günden yazdım ki;

Bu kürtaj konusu çok hassas bir konudur...

Bir “can”a son verilmesi söz konusudur...

10 hafta, cenin, yüzü gözü belli hale gelip, iyiceden iyiye bir insan halini alacağından kürtaj için geç olabilir...”

Buna bir “cinayet” diyenleri anlayabilirim...

Beri taraftan, her istenmeyen hamilelik doğum zorunluluğuna yol açarsa bu da “birçok toplumsal cinayete” hamile bırakır toplumu...

Bilim adamlarının düşüncelerini de alarak, cinayetle, toplumsal cinayet arasındaki makulu bulmak, elzemdir...



Hayır herkes benim görüşümü kabul etsin gibi faşizan bir anlayış içinde değilim...

İsteyen kürtajı savunur...

İsteyen kürtajın yasaklanmasını...

İsteyen de cinayetle, toplumsal cinayet arasında bir makulda buluşulmasını...

Mesele o değil...

Fakat sonuçta tartıştığımız cenin de olsa, bebek de bir candır...

Bir canın ne zaman alınacağı, alınıp alınmayacağı, bu kadar sakil ve süfli bir tartışmayla olursa günahtır...

Nedir bu tişörtler!..

“Karımın vücudu sadece karımındır... Yok benim vücudum benimdir...” türünden...



Diyebilirsiniz ki, “Bir bebek ancak doğduğu anda insandır... Ondan öncesi oluşma evresidir... Bir insan olarak addedilmeyebilir...”

Katılırım veya katılmam; en azından saygı duyarım, öğrenmeye uğraşırım, canlı ne zaman canlı olarak addedilebilir diye...

“Karımın vücudu karımın... Benim bedenim benim” ne demek!..

“Karınızın vücudu veya sizin vücudunuz bizimdir” diyen mi var?..

Böyle diyerek, bir “can”ın sonlandırılması konusunda ne kadar duyarsız ve vurdumduymaz olduğunuzu gösterdiğinizin farkında mısınız?..



Bu bir taraf...

Bir de, dini referanslar almadan sonradan dönme olan rezillikler var;

“O kadar açtığın vücut senin vücudun sayılır mı artık” gibisinden süfli davranışlar...

Günahtır...

Bir canın alınmasını da zaptedemediğiniz egosantrik ihtiraslarınızın “pornosuna çevirdiniz” ya, yazık sizlere!..



BENDE HEYECAN KALMADI!..

Başbakan önceki gece ATV ve A Haber’de canlı yayında sürecin çok ağır geçtiğini ve bazı tutukluların tahliyesinin gerektiğini söyledi...

Başından beri seslendirdiğim, sonuna kadar katıldığım bir görüşü dillendiriyor Başbakan...

Baştan beri çok yazdım...

Başlatılan her yeni operasyon sürecinin yarattığı dalgalar, kıyıdan söküp götüreceği taş ve toprakla, bir daha kolay kolay yerine koyamayacağı çok şeyi götürür dedim...

Ne yazık ki, durum farkedilene kadar kıyıları döven dalgalar bitmek durmak bilmedi...

Kimse yeni tutuklamaları “Aaaa demek onlar da darbe yapacaklarmış...” şeklinde karşılamıyordu...

“Bakalım şimdi kimi alıp götürecekler” duygusu hakimdi her tarafta...

Zaten kimse uzun zamandır takmıyordu ne olup bittiğine...

O derece kanıksadı bir süredir herkes her şeyi...



Vakit artık yeni bir açılım için geç midir doğrusu bilmiyorum...

Bunca dalga o kadar kişiyi dövdü, o kadar kişiyi tedirgin etti ki, ipin ucunu kaçırdım...

İlk günlerde “Demek Ergenekon, demek Balyoz, demek ortalığı kasıp kavuran darbeler yapacaklardı” biçiminde başlayan reaksiyonlarım, zaman içinde “bakalım şimdi kim alınacak” haline dünüştü...

Bir süredir artık kendi gündemimi takip etmeye, okumaya ve yazmaya çalışıyorum...

Oda TV tutukluları da bilsinler ki, onlar tutuklu kaldıkça, “aleyhlerinde hiçbir şey yazmamaya elimden geldiğince özen göstereceğim...”

Samizdat’ta uzun zamandır ayrı kaldığı kızının karşısında duygularını yenemeyen bir babanın hissettiklerini anlatan Soner Yalçın bilmeli ki; “ben çocuklarımdan ayrı kalırken, ne yazmış ve ne yapmış olursa olsun”, o kızına ve sevdiklerine kavuşmadan benden yana hiçbir üzüntü yaşamayacak...

Kimseye hiçbir namertlikte bulunmadım, hiçbir zaman da bulunmam...



Neyse...

Dün Mustafa Balbay, Barış Pehlivanoğlu ve tüm tutuklu gazeteciler için, yakınlarının ve meslektaşlarının “özgürlük”leri için toplanma günüydü...

Bu ülkenin başlayan yaza hiç olmazsa bir parça umut, bir parça nefes alarak girmesi, insanların bir parça mutluluk kırıntısıyla teselli bulması elzem...

Yine de ne çok umutlu olurum, ne de heyecanlı...

Bende heyecan kalmadı çünkü!..



“SADECE İNCİNMİŞ İNSANLAR, BAŞKALARINI İNCİTEBİLİRLER...”

Robin Sharma’nın aşağıda vereceğim sözünü yayınlayıp yayınlamamak konusunda uzun zaman düşündüm...

Bu sözün her zaman geçerli olup olmadığından emin değildim...

Fakat her şeye rağmen üzerinde düşünülmesi için sonunda bu sözü yayınlamaya karar verdim...

“Sadece acı çeken insanlar acı verici şeyler yaparlar...

Sadece incinmiş olan insanlar başkalarını incitebilirler...

Sadece kalpleri kapalı insanlar, sevgiden yoksun biçimde davranabilirler...

Robin Sharma...”



Acı çeken insanların acı verici şeyler yaptıklarından eminim...

Fakat her acı verici şeyler yapan insanın mutlaka acı çektiğinden emin değilim...

Keza;

İncinmiş olan insanların, başkalarını incitebileceklerinin farkındayım...

Ancak her inciten kişinin mutlaka incinmiş olduğundan emin değilim...

Duyarsız birçok kişinin de umarsızca insanları incittiğini düşünüyorum...



Bütün bunlara karşın Robin Sharma’nın “Sadece kalpleri kapalı insanların, sevgiden yoksun biçimde davranacakları” şeklindeki sözüne bütünüyle katılıyorum...

Bir insanın sevgisiz olması için, sadece “kalbinin kapalı olması” gerekiyor...

Şimdi hemen çoğu kişinin “doğru... benim kalbim çok açıktır...” dediğini duyar gibiyim...

Oysa kalbin açık olması, o kadar kolay söylenecek ve yapılacak bir şey değil...

Çok kişi “sevgiliyi” sevdiğini söyler, oysa sevdiği sadece kendisidir...

Onu kişi olarak sevmek, takdir etmek, neyi nasıl yaparsa yapsın ona “sevgi dolu” bakmak sevmektir...

Oysa biz “sevgililerimizi” bir süre sonra hep değiştirmeye bakarız...

Değiştirmek istemek ve kendi istediğin kalıba sokmaya çalışmak, aslında o insanı sevmek yerine kendini sevmek, kendi arzularına göre bir insanı inşa etmek demektir...



İnsan kendisini sevdiği için kendi arzularına göre, karşısındaki insanı inşa etmek ister...

Bunun adı “sevgi” değildir...

Bunun adı kendini sevmektir...

Birçoğumuz “Ben onu çok seviyorum ve değişmesini istiyorum” der...

Seviyorsan, niye değişmesini istersin ki?..

İstediğin, onun senin istediğin gibi bir kişi olmasadır...

O zaman, sevdiğini zannettiğin sevdiğin değildir...

Sevdiğin kişi sen ve arzuların...

O arzuların karşıdaki kişiye aksetmesini ve gerçekleşmesini istiyorsun...

Sen kendini seviyorsun, sevgiliyi değil...



Birçok anne veya baba çocuklarını deli gibi sevdiklerini söylerler...

Oysa onların da büyük çoğunluğu çocuklarını deli gibi sevmezler...

Kendi projelerini “deli” gibi severler...

Çünkü çocuklarını birer proje olarak görürler...

Çocuklarını kendi arzularına göre, çoğu zaman onları hiçe sayarak biçimlendirmek isterler...

“Çocukları şöyle olacaktır... Çoçukları böyle olacaktır... Çocukları o okula gidecektir... Çocukları bu okuldan mezun olacaktır... Falan filan...”

Oysa çocuğu çocuk olarak, insan olarak sevmek bu değil...

Onu sevdiğinizde, onun sıcaklığını, onun yüreğini, onun tenini, onun bedenini seversiniz...

Ve o ne olursa olsun onu seversiniz, çünkü o sizin yavrunuzdur ve onun göstereceğiniz sevgiyi şarta bağlamaz, onu yargılayarak sevgisiz bırakmazsınız...

Sevdiğinizi sandığınız şeyleri sevmiyorsunuz aslında...

Kendi arzularınızı ve ihtiraslarınızı seviyorsunuz çoğunlukla...

Onun için “kalbi açık tutmak, kapalı tutmamak” zor bir süreçtir, çalışmak ve yüreği açmak gerekir...

(Vatan gazetesinden alınmıştır)