Bir bilge insan, bir masa ve şehrengizi…

Ağustos’un ikinci yarısı. Haftanın üçüncü günü. Saat 16.00 suları. Akasya ağaçlarının altında dört kişilik bir masa. İkindi vakti. Gedavet rüzgârı esmeye başlıyor. Hz. Pir’in sık sık kullandığı Aşk (Aşkan) yolunun sonundayız. Başımızın üstündeki ağaçlardan dökülen çiçekler, masanın üzerini yavaş yavaş kaplıyor.

Karşımda; sekseni devirmiş ama yaşadıkları ve tecrübeleriyle adeta yüz seksen yıllık bir hikâyesi olan bilge bir insan var. Tevazuda ve kibarlıkta üstüne yok. Ağzından çıkan her kelimenin bir hikâyesi, her cümlenin ayrı bir ruhu var. Onu dinlerken insanın soru sormaya bile cesareti gelmiyor. Sadece dinlemem gerekiyor.

Bir an dalıyorum. Belki bir saniye… Karşımda adeta Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi Efendi’yi görüyorum. Devamında, Filibeli’nin “Hayalin Derinlikleri”, yani A’mâk-ı Hayâl eseri ve eserin kahramanları Aynalı Baba ile Raci geliyor aklıma. İrkilip kendime geliyorum.

Masanın üzerinde; iki fincan kahve, iki su, küçük bir kutu Endonezya tütününden yapılmış puro, bir not defteri ve kalem… Ayrıca ciltli, koyu kahverengi kapaklı “Karaman Şehrengizi” adında bir kitap duruyor.

Bilge insanla, Balkanlar’daki Türk ve akraba toplulukları hakkında üzerinde çalışmayı düşündüğü bir proje için buluşmuştuk.

Konuşmamıza Batı Trakya’dan mı, yoksa Macaristan’dan mı başladık, bilemiyorum. Ancak sohbet o kadar derinleşti ki, bir süre sonra kendimizi Kosova, Makedonya, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan ve Bosna üzerine konuşurken bulduk.

Üsküp, Ohri, Tiran, Prizren, Saraybosna, Gümülcine, Kavala, Selanik, Rusçuk, Zagreb, Sofya, Köstence, Belgrad, Budapeşte ve daha nice şehirlerde onlarca ortak dost ismi tespit ettik.

Sarı Saltuk, Gül Baba, Cisr-i Mustafa Paşa Köprüsü ve Medresesi, Otman Baba Türbesi, Filibe Kaleiçi Türk Konakları, Sultan Murat Hüdavendigar Camii, Mihaloğlu Mehmet Bey Camii, Pirot Kalesi ve Çarşısı, Niş Kalesi, Bayraklı Camii, Zagreb Camii, İskeçe Türk Çarşısı, Kavala Kalesi, Atatürk’ün Doğduğu Ev ve daha onlarca tarihî ve kültürel miras, alınan notların arasında yerini aldı.

Her isim başka bir kapı açıyor, her şehir başka bir hatırayı çağırıyordu. Bir camiden bir köprüye, bir türbeden bir çarşıya geçiyor; oradan da yıllar önce o şehirlerde yaşamış, iz bırakmış insanlara uzanıyorduk.

Sohbetin gücü ve derinliği, kahvelerimizin soğumasını ve purolarımızın sönmesini bize unutturmuştu. Etrafımızda kimler vardı, ne olup bitiyordu, hiç farkında bile değildik. Zaman adeta durmuştu.

Konuşmamızın sonuna yaklaşmıştık. Esasen, TYB Konya Şubesinde Kamil Berse ve Kamil Uğurlu’nun sunumlarıyla şehrengizi hakkında bir fikir edinmiştim. Fakat masanın üzerinde duran “Karaman Şehrengizi” kitabı yeniden dikkatimi çekti. Bütün cesaretimi toplayıp masadaki kitaba bakarak:

“Ağabey, şehrengizi tam olarak nedir?” dedim.

Biraz düşündü. Sonra, her zamanki sakin ve kendinden emin hâliyle cevap verdi:

“Şehrengizi, Farsça bir kavramdır. Bir şehrin sadece tarihini değil; güzelliklerini, insanlarını, mekânlarını, hatıralarını ve o şehre ruh veren değerlerini anlatan eserdir.”

Cevabını dinledikten sonra gözüm yeniden masanın üzerindeki koyu kahverengi kapaklı kitaba takıldı. Bir şehrin sadece taşını, toprağını, sokağını ve tarihini değil; insanını, hatırasını, hüznünü, sevincini ve ruhunu anlatmak…

Belki de saatlerdir yaptığımız şey tam olarak buydu.

Biz aslında Balkanlar’ı konuşmamıştık sadece. Şehirlerin hafızasını, o şehirlerde iz bırakmış insanları, camileri, köprüleri, çarşıları, türbeleri ve yüzyıllar boyunca birikmiş hatıraları konuşmuştuk.

O gün, akasya çiçeklerinin altında başlayan bir sohbetin sonunda, benim için “şehrengizi” kelimesi de başka bir anlam kazandı. Yeni düşünce ve projelere işaret etti…

Şehrengizi, bir şehri tanımak için önce onun hafızasına, sonra insanına ve nihayet ruhuna dokunmaktı. Bu bilge insan ise, Dr. Kamil Uğurlu ağabeydi.

Veyis Güngör
Ağustos 2026