Ölüm döşeğindeki bir bedende bilincin ışıkları birer birer sönüp karanlığa gömülürken, tanık olduğumuz şey nöronların son bir vedası mı, yoksa ruhun ilk özgür adımı mı?
Ben bu sorunun cevabına o kadar da hızlı koşmazdım. Bilimsel metaforlar yalnızca tek bir şeyi açıklamaz; hangi soruları sorabileceğimizi de belirler. Her soru bir diğerini peşinden getirir.
Sonsuz bir matruşkanın içine düşmek gibi: Her katmanın altında bir başkası, her cevabın içinde yeni bir soru. Ve içerisi sessiz.
Yüzyıllardır zihnin içine bakmak için elimizde tuttuğumuz fener değişiyor. Bir zamanlar ruh, sonra saat mekanizması, sonra telgraf, ardından bilgisayar. İnsan, çağının en karmaşık makinesini bulup beynin karşısına koyuyor ve aynı soruyu soruyor: Acaba sen de böyle mi çalışıyorsun?
Belki de beynin içinde yalnızca kablolar yoktur. Belki bir miktar dalga da vardır.
Yeni bir mekanizma keşfetmek, eski sorunun cevabını bulduğumuz anlamına gelmeyebilir. Bazen yalnızca sorunun düşündüğümüzden daha derin olduğunu gösterir.
Beyin yalnızca nöronların birbirlerine tek tek elektriksel sinyaller gönderdiği bir kablo ağı değil. Büyük nöron topluluklarının etkinliği zaman içinde ritmik örüntüler, yani neural oscillations oluşturabiliyor. EEG ve MEG gibi yöntemlerle bu toplu elektriksel/manyetik etkinliğin ritimleri ölçülebiliyor. Geleneksel olarak delta, theta, alpha, beta ve gamma gibi frekans bantlarından söz ediyoruz.
Buradaki önemli nokta şu:
Bu ritimler yalnızca beynin arka plandaki elektriksel uğultusu olarak görülmüyor. Farklı bölgelerdeki nöral etkinliğin zamanlamasının koordinasyonunda rol oynayabildiklerine ve algı, dikkat, çalışma belleği gibi bilişsel süreçlerle ilişkili olduklarına dair ciddi bir literatür var. Uzak beyin bölgeleri arasındaki iletişimde osilasyonların senkronizasyonunun rol oynayabileceği uzun süredir araştırılıyor.
Miller ve ekibinin yeni teorisi, bu ritmik etkinliğin yalnızca beyin faaliyetinin bir yan ürünü olmayabileceğini öne sürüyor. Araştırmacılara göre hareket eden elektriksel dalgalar, farklı nöron gruplarının hangi anda birlikte çalışacağını düzenleyerek beynin hesaplama süreçlerine doğrudan katılabilir.
Buradaki önemli fikir “analog computation”: Beyin, yalnızca sabit sinaptik bağlantılar üzerinden işlem yapan bir devre gibi değil, dalgaların faz ve genlik gibi sürekli değişen fiziksel özelliklerinden yararlanan bir sistem olarak da düşünülebilir.
Ancak araştırmacılar bunun henüz bir teori olduğunun altını çiziyor; beyindeki analog hesaplamanın doğrudan deneysel izlerini göstermek bundan sonraki aşamalardan biri.
Teorinin bilinçle kesiştiği nokta ise genel anestezi çalışmalarında daha görünür hale geliyor. Miller ve meslektaşlarının farklı anesteziklerle yürüttüğü araştırmalarda, bilinç kaybolurken beynin geniş bölgelerini birbirine bağlayan dalga dinamiklerinin de bozulduğu gözlemlendi. Bazı çalışmalarda dalgaların korteks boyunca yayılımı değişirken, bazılarında farklı frekanslardaki ritimlerin normal dengesi ya da dalgalar arasındaki faz ilişkileri bozuldu.
Bu bulgular, bilincin yalnızca tek bir nöron ya da tek bir beyin bölgesi üzerinden açıklanamayabileceği; beynin geniş ölçekli organizasyonunun da hikâyenin önemli bir parçası olabileceği fikrini güçlendiriyor.
Ancak korelasyon hâlâ nedensellik değil. Bilincin ışıklarını söndüren şeyin ne olduğunu görmek, o ışıkları ilk kez neyin yaktığını bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Tam da burada yapay zekâ tartışmaya başka bir yönden giriyor. ChatGPT’nin altında çalışan modeller de yapay sinir ağlarıdır. Ancak isim benzerliği bizi yanıltmamalı: Yapay sinir ağlarındaki “nöronlar”, biyolojik nöronların basitleştirilmiş matematiksel esinlerinden doğmuş hesaplama birimleridir; beynin hücresel ve elektrofizyolojik yapısını birebir taklit etmezler.
Bugünün büyük dil modelleri, çok büyük yapay sinir ağlarında öğrenilmiş sayısal ağırlıklar ve bunlar üzerinden gerçekleşen hesaplamalarla çalışıyor. Beyindeki nöral osilasyonlar ise canlı dokudaki elektriksel etkinliğin zamansal ve uzamsal örüntüleri. İkisinde de ağlardan ve karmaşık etkileşimlerden söz edebilsek de aynı mekanizmadan söz etmiyoruz.
Belki de asıl ilginç olan benzerlik değil, döngünün kendisi. Bir zamanlar bilgisayarı insan zihnini açıklamak için metafor olarak kullandık. Şimdi yapay zekâyı anlamaya çalışırken yeniden insan beynine bakıyoruz. Fakat karşılaştırmanın iki tarafında da henüz bütünüyle çözemediğimiz sistemler var. Bu yüzden “hangisi hangisine benziyor?” sorusundan önce, benzerliği hangi ölçüte göre kurduğumuzu sormak gerekebilir.
Belki sorun, zihnin karanlık bir oda olması değildir. Belki içeri her girdiğimizde elimizde çağımızın fenerini taşıyor ve yalnızca onun aydınlattığı şeyleri görüyoruz.
Belki bugün elimizde tuttuğumuz fenerin ışığı dalga biçiminde hareket ediyor. Yarın başka bir şey göreceğiz. Fakat her yeni ışık, karanlığın biraz daha küçüldüğünü değil, bazen ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Bilincin ışıkları sönerken geride ne kaldığını hâlâ bilmiyoruz. Belki de henüz doğru soruyu soracak kadar aydınlatmadık odayı.