Bugünkü yazımın başlığındaki Baykara adını gördüğünüz zaman, kadim Türkistan topraklarının yetiştirdiği; Türk kültür ve medeniyeti düşüncesine hizmet eden Hüseyin Baykara’yı hatırladığınızı biliyorum. O ki, yaşadığı dönemde sarayında düzenlediği sohbetlerde, devrin önde gelen şairlerini, düşünürlerini ve sanatkârlarını bir araya getirmişti. 15. yüzyılda oluşturulan ve sohbet konusu edebiyat ve şiir olan Baykara Meclisi, Türk tarihinde önemli bir örnek teşkil etmiştir.
Gelelim bizim Baykara Meclisi’ne. Kaç yıldır devam ettiğini tam olarak bilmiyorum; ancak geçen yıl dahil olduğum bu meclis, tıpkı Türkistanlı Hüseyin Baykara’nın meclisi gibi pazartesi akşamları toplanıyor. Meclisin moderatörü Cumhurbaşkanı eski Genel Sekreteri Mustafa İsen. Mecliste bilim insanları, bürokratlar, siyasetçiler, yazarlar ve edebiyatçılar yer alıyor.
Meclisin en genç ve yeni katılımcılarından biriyim. Diğer katılımcılara gelince; onlar adeta yüz elli yıllık bir ömürde elde edilebilecek bir bilgi birikimine sahipler. Okumadıkları kitap yok neredeyse. Örneğin, mecliste bu hafta Tony Judt’in “Savaş Sonrası; 1954 Sonrası Avrupa Tarihi” eseri paylaşıldı. Meclisin sabit bir gündemi yok. Ancak her hafta, başta Türkiye olmak üzere, Orta Doğu, Balkanlar, Avrupa ve dünyadaki gelişmeler kısaca ele alınıyor. Bununla birlikte edebiyat ve şiir, meclisin ana damarını oluşturmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz hafta mecliste, üzerinde durulan konulardan biri de, başta Hollanda olmak üzere Avrupa ülkelerinde hızla yükselen ırkçılık ve aşırı sağ hareketlerdi.
Hollanda’da 18 Mart günü yapılan yerel seçimlerinin kazananının yerel partiler olduğunu, ırkçı ve aşırı sağ Demokrasi Forumu (FvD)’nin belediyelerdeki sandalye sayısını 55’ten 299’a çıkardığını ifade ettim. Hollanda’da yeni bir siyasi hat oluşturmaya çalışan FvD’nin bazı adaylarının şiddeti övdüklerine, Nazi ve faşist düşüncelerini açıkça dile getirdiklerine dikkat çektim. Bu durumun, aşırı sağın, ayrımcı siyasetin ve ırkçılığın giderek normalleştiğini gösterdiğini vurguladım. Buna karşılık Rotterdam gibi şehirlerde aşırı sağın ciddi bir hezimet yaşadığını da ekledim.
Benden sonra söz alan Almanya kökenli Mehmet Doğan ise Almanya’daki ırkçı gelişmeleri anlattı. Tarihsel olarak Almanya-Türkiye ilişkilerine de değinen Doğan, özellikle son otuz yılda ırkçılık ve İslamofobinin Avrupa düşüncesini etkisi altına aldığını, hatta bir ölçüde esir ettiğini ifade etti. Savaş sonrası öne çıkan özgürlük, insan hakları ve çoğulculuk anlayışının maalesef yerini İslam karşıtlığına bıraktığını vurguladı. Doğan, Avrupa’daki Türklerin bu değişimin farkında olması ve sağduyulu Avrupalılarla ortak çalışmalar yürütmesi gerektiğini dile getirdi.
Söz tekrar bana geldi. Mehmet Doğan’ın bu teklifi çerçevesinde, UETD Hollanda olarak 2004–2013 yılları arasında Hollandalı siyasi partiler, sendikalar, düşünce kuruluşları ve girişimci gruplarıyla yüzlerce ortak faaliyet gerçekleştirildiğini ifade ettim. Yeşil Sol Parti ile düzenlenen ortak sempozyum, dönemin iktidar partisi CDA ile seçimler öncesinde yapılan görüşmeler ve Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye-AB ilişkileri kitabının tanıtımı gibi örnekler verdim. İstenirse ortak çalışmanın yapılacağına vurgu yaptım.
Ancak o yıllarda Hollanda ve Avrupa kurumlarıyla kurulan stratejik ortaklıkların, günümüzde sivil toplum kuruluşları tarafından yeterince sürdürülemediğini; daha çok içe dönük çalışmaların tercih edildiğini ve birçok STK’nın artık etkinlik yapacak enerji ve motivasyondan yoksun olduğunu belirttim. Alanında uzman, tecrübe ve birikim sahibi pek çok insanın da zamanla kenara çekildiğini ifade ettim. Buna rağmen Avrupa’daki Türk toplumunun hâlâ dinamik olduğunu ve harekete geçirilmeyi bekleyen ciddi bir potansiyele sahip bulunduğunu da sözlerime ekledim.
Evet değerli dostlarım, Baykara Meclisi’nde geçen hafta yapılan bu tartışma, tahmin edileceği gibi sadece bir entelektüel sohbet ortamının ötesinde, geçmiş ile bugünü buluşturan bir tefekkür zemini sunuyor. Avrupa’da yükselen ırkçılık ve aşırı sağ karşısında, geçmişte olduğu gibi yeniden bir stratejik işbirliğine gidilmesi gerekiyor. Avrupa’daki Türk toplumunun sahip olduğu birikim ve potansiyel, doğru yönlendirildiğinde bu olumsuz gidişata karşı önemli bir denge unsuru sağlanabilir.
Veyis Güngör
27 Mart 2026