Atatürk yaşasaydı Sözcü'ye ne derdi?

SÖZCÜ gazetesi, geçen 10 Kasım’da yaptığının bir benzerini bu 10 Kasım’da da yapmış:
Birinci sayfasını baştan sona “Atatürk bugün yaşasaydı bakın neler derdi” konulu bir fotoromana ayırmış.
Fotoğraflarda şunlar var:
Atatürk depremzedelerin derdini dinliyor ve şöyle diyor: “Çürük bina yapandan hesap sorulmalı.”
Atatürk maç seyreden Fenerbahçelilerin arasında ve şöyle diyor: “Şike varsa cezalarını çeksinler ama insanları boş yere hapislere atıp lekelemesinler.”
Atatürk atanamayan öğretmenlerin yanında ve şöyle diyor: “Ben ‘öğretmenler yeni nesil sizlerin eseri olacak’ dedim. Bu ülkenin yöneticileri beni hiç anlamamış.”
Atatürk şehit cenazesine katılıyor ve şöyle diyor: “Terör müzakereyle değil mücadeleyle yenilir.”
Neyse... Daha fazla uzatmayayım.
¡ ¡ ¡
Hani bazen başkası adına utanırız ya...
O birinci sayfa bende işte böyle bir etki yaptı.
Resmen utandım.
Atatürk savunuculuğu adı altında bu denli çocuksu ve gülünç işler yapılması utandırdı beni.
Size bir şey söyleyeyim mi?
En azılı Atatürk düşmanları bile, Atatürk’ü bu denli küçük düşürmeyi başaramadı.
¡ ¡ ¡
Atatürk yaşasaydı ve Sözcü’nün dünkü birinci sayfasını görseydi...
“Çocuklar! Madem kendinizi gülünç duruma düşüreceksiniz, bu işe beni neden alet ediyorsunuz?” derdi.
Derdi demesine ama o birinci sayfayı hazırlayanlar, Atatürk’ün ne demek istediğini anlarlar mıydı?
Emin değilim.

Coşkulu anmanın iki nedeni

BU 10 Kasım’da Atatürk her zamankinden daha fazla coşkulu bir şekilde anıldı.
Ben bunu şu iki nedene dayandırıyorum:
BİR: İktidara kızan, CHP’den de beklediğini bulamayan ve son dönemde iyiden iyiye mevzii kaybettiğini düşünen bir kesim, hoşnutsuzluğunu Atatürk üzerinden dile getiriyor. Kısacası Atatürk, iktidar karşıtlığının bir sembolü haline getirilmek isteniyor.
İKİ: Son dönemlerde ekranlarda dile getirilen “Atatürk diktatördü” türü eleştirilere büyük tepki var. Türkiye sınırsız bir özgürlükler ülkesiymiş, bugünün kudret sahipleri her biçimde eleştirilebilirmiş, dokunulmayan tek tabu Atatürk kalmış gibi davranılmasının vicdanları yaralaması meselesi...

İçişleri Bakanı’na kısa ve acısız uyarılar

SEMPATİK olmak ile sempatik olmaya çalışmak arasında büyük bir fark vardır. Olabiliyorsanız sempatik olun, olamıyorsanız hiç değilse sempatik olmaya çalışmayın.
“Kürt sorunu nerede? Arıyorum, bulamıyorum” türü cümleleri kurmadan önce, Başbakan Erdoğan’ın “Kürt sorunu vardır” diye bir cümle kurduğunu unutmayın.
“Üç adet vatandaşımız can kaybına maruz kalmıştır” gibi bir cümle kurdunuz. Bu cümlenizde en az 8 yanlış var. Bulmaya çalışın.
“Büşra Hanım bu ülkedeki binlerce profesörden biridir. Bu ülkede bütün profesörler tutuklansa merak eder sorarız ama binlerce profesörden biri tutuklanmış” şeklinde açıklamalar yapmaktan kaçının. Profesörler acayip tedirgin oluyor.
Çok düşünüp az konuşun.
Olaylara ve olgulara Milliyetçi Cephe hükümetlerinin bir bakanı gibi yaklaşmaktan vazgeçin.

İyi vali kötü vali

DİYARBAKIR Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, “23 Ekim’deki deprem afetti, bugünkü cinayet” demiş.
Çok doğru...
Van’da yeni sarsıntılar beklenirken çürük binalarda oturulmasına izin verilmesi başka türlü açıklanamaz.
Ama bundan daha önemlisi Osman Baydemir’in Van Valisi hakkında yaptığı değerlendirme...
Baydemir, “Keşke Van’ın Efkan Ala ve Hüseyin Avni Mutlu gibi valileri olsaydı” demiş.
Ne çıkar bu değerlendirmeden?
Şu çıkar:
Demek ki BDP’lilerin valilere yönelik özel bir yıpratma çabası yokmuş ve işini iyi yapan valiler hayırla yâd ediliyormuş.

Beşir Atalay’a açık mektup

BEŞİR Hocam...
Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Van’da çöken Bayram Oteli’nin enkazı başında inceleme yaptınız.
Tam enkaz alanını terk ederken, bir grup “Vali istifa” diye slogan atmaya başladı.
Siz bu grupla bir diyalog kurmaya çalıştınız, “Beni dinler misiniz?” dediniz.
Fakat sloganlar dinmedi.
Siz de bunun üzerine “Dinlemeyecekseniz haydi hoşça kalın” dediniz.
Buraya kadar her şey demokratik bir ülkede olması gerektiği gibiydi.
¡ ¡ ¡
Ancak siz bölgeyi terk eder etmez bir şey oldu, kötü bir şey...
O ana kadar herhangi bir taşkınlık yapmayan, sadece “Vali istifa” diye bağırmakla yetinen göstericilere polis müdahale etti.
Ne müdahalesi!
Resmen coplarla saldırdı.
Kaçan kurtuldu, kaçamayan yerlerde sürüklendi.
¡ ¡ ¡
Beşir Hocam...
Lütfen söyler misiniz?
Bu ülkede “Vali istifa” diye gösteri yapılamayacak mı?
Yakmadan, yıkmadan, en küçük bir taşkınlığa bile yer verilmeden gerçekleştirilen küçük çapta bir protesto gösterisine dahi tahammül edilmeyecek mi?
Daha da önemlisi şu:
Artık valilere de mi laf söylenemeyecek?
Ya da söylendiğinde polis köteği mi devreye girecek?
Eğer böyle olacaksa, o zaman buranın Şam’dan, Hama’dan ne farkı kalacak?

Bahri Zengin vefat etmiş

MİLLİ Görüş hareketinin entelektüel kanadındandı.
Refah Partisi’nin İstanbul’daki ilk açılımlarında pay sahibiydi. Genelevlerde bile Refah propagandasının yapılması gibi, kadınların ön plana çıkarılması gibi, belediyelerde kurulan halk meclisleri gibi açılımlarda imzası vardı.
Tayyip Erdoğan’la yıldızı bir türlü barışmadı. Bu yüzden bal gibi de “yenilikçi” olduğu halde tuttu “gelenekçi” saflarda yer aldı.
Yumuşak üslupluydu, iyi bir hatipti...
Uygar bir insandı. En çekişmeli dönemlerde bile karşıtları nezdinde saygınlığını koruyabildi.
Milli Görüş hareketinde demokrasi kavramıyla başın pek de hoş olmadığı zamanlarda içtenlikle demokrasiyi savunurdu.
Siyasetçi olduktan sonra edebiyattan epey uzak kaldı ama sonuçta o Cahit Zarifoğlu’nun meşhur “7 Güzel Adam”ından biriydi.
Mavera adlı edebiyat dergisine katkıları unutulmaz.
Kendisini aşırı ciddiye alırdı ama aynı zamanda şaka kaldırırdı.
¡ ¡ ¡
Uzun zamandan beri kendisinden haber alamıyordum.
Numan Kurtulmuş’la birlikte hareket ettiğini öğrenmiştim.
En son Milli Gazete’de “Bahri Zengin dualarınızı bekliyor” başlıklı, ağır hasta olduğunu bildiren bir haber okumuştum.
Allah’tan rahmet diliyorum.