Siyasetin iyice kısırlaştığı şu günlerde, sağ olsunlar bizi toplumun önünde gören bazı dostlar, şöyle sorular yöneltiyorlar:
- “Biz neden becerikli birini seçemiyoruz... Seçtiğimiz insanlar aslında potansiyelleri olmasına rağmen neden daha sonra beceriksiz, yeteneksiz ve liyakatsiz bir profile dönüşüyor? Neden en basit sorunları bile çözemez hale geliyorlar? Neden her şeyin çözümü bu kadar zorlaşıyor?... Sorunlarımızı çözecek doğru insanı biz nasıl bulacağız?...
Gerçekten sormakta çok haklılar... Önceleri büyük bir potansiyele sahipken, siyasete adım attıktan sonra körelen, hemen öncekilere veya diğerlerine benzeyen ve toplumun sorunlarına doğru dürüst çözüm üretemeyen o kadar çok politikacımız var ki!...
Aslında soru basit, ama cevabı rahatsız edici derecede biraz karmaşık…
Amerikalı kişisel gelişim uzmanı Jim Rohn, "İnsan en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır" der... Sanıyorum, vatandaşın siteminin cevabını önce burada aramamız gerekiyor…
Siyaset dediğimiz o büyük arenayı da bir tür “beş kişi” olarak düşünün… İçine giren herkes, bir süre sonra o ortalamanın parçası haline geliyor. Başlangıçta parlak, özgün, hatta yer yer aykırı görünen isimlerin kısa sürede birbirine benzemesi bir tesadüf değil; sosyolojik bir zorunluluktur!...
Gittiğiniz yerdeki “hakim profilin” ortalaması olmaya mahkumsunuz yani…
Bunun en tipik örneklerine Giresun özelinde de rastlıyoruz... Siyaset öncesi konumunda orijinalitesiyle öne çıkan bir çok isim, siyasetin o kısır dünyasına adım atar atmaz, "abrakadabra" misali aniden sıradanlaşıveriyor...
Siyaseti bir “yetenek yarışması” zannediyoruz… Oysa ortada bir sistem var. Ve o sistem, çoğu zaman yeteneği değil, uyumu ödüllendiriyor…
Fransız düşünür G. Le Bon, “Kalabalıklar bireyin aklını ipotek altına alır” der. Bizde bu kalabalığın adı bazen “teşkilat”, bazen “siyasi gelenek”, bazen de daha süslü bir ifadeyle “kurumsal kültür” oluyor...
Fakat sonuç değişmiyor: Birey, kendi sesini kaybediyor; yerine, herkesin konuştuğu o steril ve risksiz dil geliyor...
Bir zamanlar farklı düşünenler…Bir zamanlar “ben böyle yapmam” diyenler…. Daha sonra diğerleriyle aynı cümleleri kuruyor!
Sürüye katılan, sürünün aklıyla düşünmeye başlar... Bizde de siyaset, bireyi yavaş yavaş sürüye dahil eden bir mekanizma gibi işliyor...
Direnenler mi? Onlar ya sistem dışına itiliyor ya da zamanla yumuşatılıyor. Çünkü sistem, kendine benzemeyeni öyle çok uzun süre tolere etmiyor!
Burada ironik olan şu: Toplum olarak biz, “farklı” olanı seçiyoruz. Ama sistem, onu “aynı”ya dönüştürüyor…
Siyaset öncesi hayatında üretkenliğiyle öne çıkan, çözüm odaklı düşünen, hatta yer yer risk alabilen isimler… O meşhur arenaya girdikten sonra bir bakıyorsunuz, daha temkinli, daha yavaş, daha “ortalama” bir profile evriliyor. Sanki görünmez bir el, hepsini aynı kalıba sokuyor.
Bu noktada meseleyi bireysel beceriksizlikle açıklamak, en hafif tabiriyle entelektüel bir tembellik olur. Çünkü sorun, kişilerden çok yapıda…
Sistem; hızlıyı yavaşlatıyor, cesuru temkinli hâle getiriyor, sorgulayanı susturuyor...
Sonuçta ortaya çıkan tabloyu da “liderlik krizi” diye adlandıranlar var… Hayır, bu bir liderlik krizi değil…Bu bir yapı sorunu!...
Mesele, doğru insanı yanlış bir mekanizmanın içine sokmamız…
Ne kadar iyi bir yüzücü olursanız olun, akıntı tersineyse hep aynı yerde sayarsınız. Hatta bir süre sonra, yüzme stilinizin de bir önemi kalmaz…
İşte bizim siyaset hikâyemiz de biraz böyle… Kişiler değişiyor, sloganlar değişiyor ama sonuç pek değişmiyor…
Belki de artık “abrakadabra” gibi sihirli kelimelerden medet ummayı bırakıp, o kalıbın kendisini konuşmanın zamanı gelmiştir… Mesele kişiler değil kalıptır…
Çünkü kalıp kırılmadıkça, içine giren herkes er ya da geç aynı şekli alacak!..
Siyaset bir değirmen gibi içine gireni öğütür oldu… Kimini hızlı, kimini yavaş…
Uysal olanı, uyum sağlayanı ve soru sormayanı seven bu düzen değişmediği sürece aynı şey hep devam edecek…
Bu yazıyı yazmama vesile olan dostlarıma iki tavsiyem var:
“Siyasi parti, dernek ve sendika gibi örgütler bir süre sonra küçük bir grubun malı olur” diyen R.Michels’in “Oligarşinin Tunç Yasası” ile,
“Sürü ahlakı, bireyin cesaretini kemirir” diyen Nietzsche’yi iyice okuyun…
Böylece sonunda, ”abrakadabra” gibi sihirli kelimelerde aradığımız çözümün burnumuzun tam dibinde gölge verdiğini fark edeceksiniz!...