21. Yüzyıl 1979’da mı başladı?

Üç, dört haftadır sosyal medyada sık sık karşıma çıkan bir kitap reklamı var.
Kitabın adı: “1979’da Başlayan 21. Yüzyıl”.
Reklamda sorulan sorular ise merak uyandırıyor:
“21. yüzyıl ne zaman başladı?
2000’de mi? 11 Eylül 2001’de mi?
Berlin Duvarı’nın yıkılışı 1989’da mı?
Yoksa Hollandalı yazar ve yorumcu Maarten van Rossem’ın ileri sürdüğü gibi
1979’da mı?”

Sorulara eşlik eden cümleler de insanın ilgisini çekiyor: “Şimdiki dünyayı anlamak!”, “Üç Savaş’ın Devamı”, “21. Yüzyılın Başlangıcı”, “Van Rossem’ın uzun zamandır beklenen kitabı.”
İtiraf etmeliyim, bu davet edici ifadeler, ister istemez kitaba merak uyandırıyor.

Kitabın içeriğine geçmeden önce, Maarten van Rossem’i kısaca tanıyalım.
Utrecht Üniversitesi Tarih Bölümünde ders veren Rossem, televizyon programlarına Amerika uzmanı olarak davet edilmektedir.
Akıllı İnsan, Demokrasimiz ve Popülizm, Gençliğimin Hatıraları gibi kitaplarıyla tanınan Van Rossem’in, insanları en çok etkileyen çalışması ise Üç Savaş: Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş kitabıdır.

Van Rossem’in son kitabı, 1979’da başlayan 21. Yüzyıl (De 21e eeuw die in 1979 begon), son dönem dünya tarihine dair kısa ama yoğun bir değerlendirme sunuyor.
Kitabın temel iddiası oldukça net: “21. yüzyıl” dediğimiz dönem, aslında 2000’de değil, 1979’da başlamıştır.

İçinde yaşadığımız 21. yüzyılı anlamaya çalışırken, çoğu zaman yanlış yerden başlıyoruz. Milenyum, 11 Eylül ya da dijital devrim gibi dönüm noktalarına odaklanıyoruz. Oysa Van Rossem’e göre, bugünün dünyasını gerçekten kavramak için rotamızı 1979 yılına çevirmemiz gerekiyor.

Bu iddia ilk bakışta alışılmış tarih anlatılarına ters düşse de, dikkatle incelendiğinde oldukça güçlü bir çerçeve sunuyor.
Peki 1979 yılında neler oldu? Van Rossem’in cevabı özetle şöyle: “1979 yılı, modern dünyanın ana hatlarını belirleyen üç büyük sürecin, aynı anda ortaya çıktığı bir kırılma noktasıdır.
Birincisi, İran Devrimi ile birlikte, siyasal İslam’ın küresel ölçekte güç kazanmasıdır. İkincisi, Deng Xiaoping liderliğinde, Çin’in ekonomik reformlara başlayarak dünya ekonomisinin merkez aktörlerinden biri haline gelmesidir.
Üçüncüsü ise Margaret Thatcher ile simgelenen neoliberal politikaların yükselişidir.”

Kitap, bu üç ana gelişmenin sonraki on yıllarda nasıl derinleştiğini anlatıyor.
Örneğin 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle, ABD’nin tek süper güç haline geldiği bir dönem başlar. Ancak ABD’nin bu “tek kutuplu” düzeni kalıcı olmaz. Çin hızla yükselirken, Rusya da yeniden etkili olmaya çalışır ve böylece yeni bir güç dengesi ortaya çıkar.

Van Rossem kitabında, 21. yüzyılın diğer kırılma anlarına da değiniyor:
11 Eylül saldırıları, Afganistan ve Irak savaşları, ekonomik krizler, Arap Baharı ve günümüzde artan jeopolitik gerilimler. Bu olayların hepsi, 1979 sonrası oluşan dünya düzeninin doğal bir devamı olarak ele alınıyor.

Yarım yüzyıla yakın bir dönemin siyasi, ekonomik ve ideolojik dönüşümlerini yorumlayan Van Rossem, günümüz dünyası için özetle şunu söylüyor: “Trump, Avrupa Birliği’ni kendi başına silahlanmaya zorluyor. Bu hiç de kolay bir iş değil. Rusya, ‘ikinci sınıf bir büyük güç’ ve ‘Avrupa sahasında sürekli sorun çıkaran bir aktör’. Avrupa’da aşırı sağ hareketlerin büyümesi beni fazla korkutmuyor. Çünkü sağ ve aşırı partiler belirsiz ortamda, insanlara bir tür güven ve yön duygusu vadettikleri için yükselirler. Ayrıca birçok ülkede milliyetçilik ve gelenekçilik tırmanışta.”

Evet, değerli dostlarım. Van Rossem’in kitabının PDF’inden özetlediğim bu çalışma, bize şunu söylüyor: Günümüz dünyası rastgele gelişmelerin ürünü değil. 1979’dan itibaren şekillenen uzun vadeli siyasi, ekonomik ve ideolojik dönüşümlerin bir sonucu.
Yazarın sade ama düşünmeye davet eden üslubu ise, metni okunabilir kılıyor.
Tarihi anlamak için yalnızca olaylara bakmak yetmez, o olayları birbirine bağlayan büyük resmi görmek gerekir.

Veyis Güngör
30 Mart 2026