“Zaman”ın elmas tacı olan “namaz” hayatın merkezinde olmaktan çıkınca vakit anlayışımız da daralmış, nüanslarını kaybetmiştir. 


Haziranın ilk günlerinde, okuldan öğleden sonra saat üçü on geçe çıkıyoruz.  Daha ikindiye iki saat kadar zaman var.  Çocuk ‘iyi akşamlar, hocam’ diyor.  Gecenin birinde birbirlerinden ayrılan “akşamcılar” da ‘iyi akşamlar’ diyerek vedalaşıyorlar birbirleri ile. 

Bir defasında, işim icabı dünyanın günlük hareketlerini anlatırken ‘küremizin dönmesi ile şafak, sabah, kuşluk, öğle, ikindi, akşam ve alacakaranlık süreleri yaşanır’ dediğimde öğrencilerden ‘kuşluk da ne hocam?’ diye bir soru geldi.  Sadece bir öğrenci parmak kaldırdı.  ‘Hocam, babaannem kuşluk namazı kılıyor.  Sabahla öğle arası bir vakit’ demişti. 


Bunu bir paylaşım sitesinde yazdığımda, ihtiyar delikanlı bir büyüğüm ‘değirmen suya gitmiş, elbette şakşakları da duyulmayacak’ demişti. 


Dolaysı ile dünyaya bakış paradigması ilerleme, gelişme, GSMH, fert başına düşen gelir, borsa bileşik endeksi olan birine, hem de bana sormamış iken, kendi zaman şuurumuzu anlatacak değilim.


Ancak, beni, Rabbimizin birer emaneti olan kaynakların hoyratça, müsrifçe kullanılışı; yeryüzünün birer süsü olan mahlûkatın hedonist gayeler uğruna feda edilişi ilgilendiriyor ve beni bu konuyu yazmaya mecbur ediyor.   Bir baraj ve HES inşaatında yerinden yurdundan edilen insanlar ve diğer canlıların hüznü beni de hüzünlendiriyor.  Halfeti’nin sular altında kalışını işleyen bir belgeselde, yavrular ile cıvıl cıvıl olan bir yuvanın birkaç dakika içinde sulara gömülmesinden sonra yuvanın üstünde dönüp duran kuşun hali gözümün önüne gelir hâlâ.    


Termik santrallerin çevresinde isten, tozdan bomboz hale gelen ve bir süre sonra da kuruyup giden ağaçlar vicdanları sızlatıyor.   


Sözü, yaz saati uygulamasının Bakanlar Kurulu kararı ile sürekli kılınacak olmasına getireceğim:


Hâlihazırdaki uygulamada, saatler ekimin son pazarından martın son pazarına kadar İzmit meridyeni esas alınarak geri, yılın geri kalan kısmında ise Iğdır meridyeni esas alınarak ileri alınmaktadır. 


Öncelikle, enerji tasarrufu sağladığı söylenen bu uygulamanın aksayan yönlerine bakalım.  Kışın doğu illerinde güneş 15:45 – 16:00 dolayında batmakta iken işçi ve memurların 17:30’a kadar çalıştırılmaları nasıl bir enerji tasarrufudur? 


Diğer yandan, yine güneşin doğu illerinde 04:00 – 04:15 sularında; batı illerinde ise 05:30 – 05:45 dolaylarında doğduğu günlerde insanları 08:30’a kadar çalıştırmamak, adeta uyuşturmak nasıl bir verimliliktir?   


Sürekli hale getirilmesi düşünülen, 45 D meridyeni esas alınarak uygulanacak olan saatin sakıncasına gelirsek; aralık ayında güneş, İstanbul ve İzmir gibi illerde, şimdi uygulanan kış saatine göre 07:30’da doğmaktadır.  Uygulanması düşünülen ileri saat uygulamasında ise 08:30’da doğacaktır.  İçinde ikili öğrenim gören minik öğrencilerin de bulunduğu milyonları, saat sabahın altısında (aslında gecenin altısında demek lazım) yola düşürerek perişan etmenin tasarruf ve verimlilikle ne ilgisi olabilir?     


Üstelik ülke nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Samsun – Kayseri – Adana arasında çizilecek bir hattın batsında yaşadığı göz önüne alındığında, sürekli yaz saati uygulamasının milyonlarca insanı perişan edeceği kesindir. 


1978’de başlayan, 12 Eylülcülerin de devam ettirdiği, Özallı yıllarda ise kaldırılan ileri saat uygulamasından lisenin son yıllarında ve fakültede iken biz de nasibimizi biz de almıştık.  Saat sekizde başlayan derslere yetişemezdik.  (Biri Türkçenin katledilme yollarının da öğretildiği, diğeri de son yüzyılın yalanlarının ninni olarak söylendiği bir ders olduğundan çok şükür büyük bir kaybımız da olmadı, ayrı husus.)    


Diyeceğim o ki, biz ne kadar saatle oynarsak oynayalım, insanlardaki biyolojik saat güneşin hareketine ve aydınlık ve karanlığın birbirini takip edişindeki hassas dengeye dayanmaktadır. Bundan dolayı verimlilik büyük ölçüde düşecektir.


Peki, teklifimiz nedir?


Birincisi (ister 30 D isterse 45 D meridyeni esas alınsın) saatlerle oynamadan ülkeyi 26 – 30; 31 – 35; 36 – 40; 41 – 45 D meridyeni sınır olmak üzere dört ayrı kuşak veya zona ayırabiliriz.      


Kimsenin garibine gitmemeli; seçim günlerinde bu düzenleme kısmen uygulanıyor. 


(İllerin idari sınırları dikkate alınarak bu zonlarda doğuya ya da batıya kaydırmalar yapılabilir.)


İkincisi, yılı da aralık – ocak; şubat – mart… şeklinde ikişer aylık dönemler halinde altıya bölebiliriz.


Bir başka esas da mesaiyi, güneşin doğuşundan kırk beş dakika, belki de bir saat sonra başlatabilecek bir çalışma düzeni getirmek olmalıdır.        


Aydın’da aralık ayı içinde güneş yaklaşık 07:30’da doğduğuna göre mesai 08:15 ya a 08:30da başlamalıdır.  Iğdır’da ise güneş yaklaşık yetmiş beş dakika önce doğduğundan, mesai 07:00 ya da 07:15de başlamalıdır. 


Yazın ise güneşin 05:45’te doğduğu haziran ayında mesai 06:45’de (evet, yanlış duymadınız!  Saat 07:30’da basın toplantısı düzenleyen Amerikalı politikacıların var olduğunu söyleyen bizler değil miydik?) başlamalıdır.   Iğdır’da ise mesai 05:30’da pekâlâ başlayabilir. 


Her iki aylık dönemde mesai saatlerinin başlangıcı on beşer dakika kaydırılarak ileri ya da geri götürülebilir. 


Denilebilir ki, bu karışıklığa sebep olur.


Hayır, olmaz.  Zira bu sabit mesai listesi bütün devlet dairelerinin önüne asılabilir, kredi kartı ya da ehliyet büyüklüğünde basılıp isteyen vatandaşa da verilebilir.    


Hem, yufka açmaya ya da tütün kırmaya veya koyun gütmeye giden vatandaş (okuma yazma bilmeyen vatandaş) teklif ettiğim bu listeyi yıl boyu şaşmadan uyguluyor.  Okuma yazma oranı yüksek şehirli buna rahatlıkla uyum sağlayacaktır.      


Bu uygulamanın ulaşım vasıtaların, özellikle uçakların kaldırılıp indirilmesine hiçbir zararı da olmayacaktır.  Dünya ile entegre olup olmamaya da bir etkisi yoktur.    


Gelelim, gece de çalışmak zorunda olan kamu kuruluşu fabrika ya da eğilence yerlerine;   


Onların da ışıklandırmalarına ve enerji sarfı gerektiren diğer faaliyetlerine de bir çeki düzen getirilerek istenen enerji tasarrufu sağlanabilir.  


Ya sinek avlayan ya da iki üç müşterinin bulunduğu bir iş yerinde sayıları yüzleri bulan lambalara, ışıklı pano ve billboardlara bir sınırlama getirilebilir.     


Şimdilik, sanki bir dünya değil de bir buçuk dünya varmış gibi büyüme ve harcama hırsına kendilerini kaptıranlar bu yazılanları pek anlamayabilirler, ama ileride başka enerji krizleri artarak kapıya dayandığında, nükleer atıkları kabul edecek çöller de kalmadığında böyle bir düzenlemenin ne kadar yerinde olduğu anlaşılacaktır, ama geç kalınmış olabilir.    


Onun için güneşi, ışığı merkeze alan bir zaman şuuruna ve ona göre düzenlenen bir mesaiye şiddetle ihtiyaç vardır.  Bizden söylemesi…