İki yazdır Yunanistan’ın Ege Adalarını dolaşıyorum. Çoğu zaman tek başıma. Arada Atina’dan sevgilim geliyor gidiyor, sonra tek başıma devam ediyorum. Bir adadan öbür adaya, tam bir avare...

Her yerde karşıma Türkiye izleri çıkıyor. En son Paros adasına karşıma çıkan Ephessus (Efes) Lokantası’ndan söz etmiştim. Sahibi Niko ile Roksana. Roksana’nın babası Rum, annesi Ukraynalı. Babası, mübadeleden sonra Efes taraflarından Yunanistan’a gelmiş. Niko ile Roksana’nın Paros’a geliş hikayeleri karışık, zaten konumuz değil.

Geçtiğimiz kış ders aldığım için az biraz Yunanca biliyorum. En azından tabelaları okuyacak ve anlayacak kadar.

Efes Lokantası, sokak başındaki işaret tabelasında yazan “İstanbul Mutfağı” (Kuzina Politiki) lafıyla dikkatimi çekiyor. Daha dikkatle okuyunca “Küçük Asya’dan lezzetler” cümlesini görüyorum. İlerleyip lokantayı bulunca adının

“Ephessus” olduğu fark ediyorum.

Niko, güler yüzlü bir Atinalı. Bana yemek isimleri ve içindekileri sayacak kadar uzmanlaşmış (ama gerisi zayıf) İngilizcesiyle mutfaklarını anlatıyor.

“İmam” diyor, “doldurulmuş patlıcandır, tamamen vejetaryen”.... “Peinirli” diyor, “üzeri peynirli pizzadır”... “Lahanodolmades” diyor çok özel bir yemektir, lahana yaprağına sarılmış pirinçli kıyma”... “Mantı, ravyoli gibidir ama yoğurtlu...”

Dedim “Niko dur! Dediklerin Türk yemekleri ve sen isimlerini Türkçe söylüyorsun...”

“Küçük Asya” diyor. “Küçük Asya’da Roxana’nın babaannesinin emekleri...” Lahananın, dolmanın, “bayıldı”sı düşmüş imamın, “peinirli” dediği peynirli pidenin hiç bozulmamış Türkçe olduğunu bilmeden...

Ama “Türk”, “Türkiye” lafını asla ağzına almıyor.

Hayır Türk düşmanı değil! Bunu bilerek de yapmıyor zaten. Türk dizilerini de bayıla bayıla izliyor. Üstelik İstanbul’u dizilerdeki gibi sanıyor, bu kış illa gelmek istiyor. (Ona “kadraj” denen namussuz kurumdan, gecekondu, beton, trafik ve 15 milyon insandan bahsetmedim)

Bu, Paroslu Niko’ya has bir şey değil. Hepsi böyle...

Şunu anlıyorum: Bana öyle geliyor ki Yunan milleti için “Türkiye”, Türk dizilerine kadar yoktu! 1924’de mübadeleyle buradan göçenler “Küçük Asya”dan geldiler, yanlarına da anılarını, acılarını ve yemek tariflerini aldılar ve burası sular altında kaldı. Öyle hayali bir “kültürel” yok oluş. Yoksa tepelerinde it dalaşı yapan F16’lar sayesinde askeri varlığımızı hiç bir zaman unutmadılar. Hatta bizi sadece bu sandılar.

Bu yazdıklarım, öyle Yunanlarla oturup konuştuğumuz bir şey değil. Düşmanca bir şeyden de söz etmiyorum. Faşist yöneticilerin ördüğü sanal duvarın yanısıra, herkesin doğusundakini unutmak istemesinden, doğusuna duvar örmesinden söz ediyorum.

(İşbu yazı, Naxos adasından (Türkçesiyle “Nakşa” adası) Syros Adasına giderken, televizyonda “Unutulmaz” dizisi eşliğinde ve “Sıla” dizisinin akşamki bölümünün tanıtımları eşliğinde yazıldı... Vapurda bangır bangır Türkçe! Heh!)

Engin Ardıç’a özel not: Efkaristo poli!

***

Ayşe Armanlaştıramadıklarımızdan mısınız?


Pazar Hürriyet gazetesine, Hürriyet gazetesinde “kadınları” yükselişiyle ilgili bir röportaj vardı Ayşe Arman tarafından yapılmış. “Yükselen” söz konusu kadınlar Banu Tuna, Cansu Çamlıbel ve Melis Alphan.

Her üçünü de tanırım, severim. Banu ile beraber çalışmışlığımız da var. Hepsine (tam olarak ne olduğunu anlamasak da) yeni pozisyonlarında başarılar dilerim.

Ancak kızları tanımasam, yaptıkları işleri bilmesem, okumasam, Hürriyet’te yükselenin üç “kadın gazeteci” değil, üç çift “bacak” olduğunu sanırdım.

Şaşırtıcı olan Ayşe Arman değil. Ayşe Arman başından beri “dekolte sever” bir arkadaşımız. Kendisi olsun konukları olsun açılsın saçılsın, güzelleşsin, gerekiyorsa foto-shoplansın, böylece haberi/röportajı ilgi çeksin, okunsun konuşulsun istiyor. Devir böyle bir devir. Dünyanın en iyi röportajını da yapsan önce fotoğraf gelir! Bir şekilde kışkırtıcı olmak zorundasın... Kabul etmek gerek ki iyi bir formül ama herkesin harcı değil. Aynı yoldan gitmeyi deneyenlerin (bkz: Helin Avşar) ne kadar başarısız olduğunu da gördük. “İş” de iyi olacak... “Guilty pleasure”ın da bir sınırı var...

Şaşırtıcı olan, Ayşe Arman’ı yıllardır “bu”

nedenle eleştirenlerin ayaklarına birer fetiş ayakkabısı giyip “bacak show” yapmaları.

Demek ki neymiş? Her canlı bir gün Ayşe Armanlaşmayı tadacakmış. Ağdanı yap, ayakkabını al, bekle. Bir gün senin de sıran gelecektir...

Engin Ardıç!a

(Vatan gazetesinden alınmıştır)