Yaklaşık sekiz gündür Türkiye’deyim. Sabah 9, kahvaltı ile birlikte televizyonu açıyoruz, gece 11 kapıyoruz.
Mutfakta da köşem aynı, salonda da…yanımdan ayırmadığım tek şey televizyon kumandası.
Londra’dayken televizyonun düğmesine bile dokunmayan ben, Türkiye’ye geldiğim zaman televizyona olan bağlılığımı anlamaya çalışıyorum.
1 hafta boyunca 10’ar dakikada olsa neredeyse bütün televizyon dizilerini seyrettim.
Bunlardan bazıları;


Kara Ekmek
Kara Kutu
Kara Göl
Kara Gül
Kara Para Aşk


Biraz daha ararsam eminim ‘Kara’ ile başlayan bir kaç televizyon dizisi daha bulabilirim. Adı üzerinde işte ‘Kara’ hayat…
İçeriği ise normal bir insanın aklına gelemeyecek kadar kötülük ve şiddet dolu…


-Doğmamış bebeği zehirlemeye kalkan kadınlar…
-Aynı erkeği sevip adamın karısını arabayla ezenler…
-Ablasından intikam almak için aile fotoğrafını paparazziye verip iftira atanlar…


Sözüm ona bunlar çoluk çocuk birlikte izlediğimiz aile dizileri.
Elinde makinalı tüfekle evin içine dalıp, bütün ev halkıyla beraber duvardaki resimleri bile tarayan ‘Kurtlar Vadisi’nden bahsetmiyorum bile.
Zaten her aile dizisinde başka birine doğrultulmuş bir değil bir kaç tabanca var.

Şimdi soruyorum sizlere; bütün ömrü televizyon karşısında geçen bir toplumdan ne bekliyorsunuz? 
Ne izliyorsak, ne okuyorsak onları hayatımıza sokuyoruz. Bizler izlerken çocuklarımız da bizlerle beraber izliyor. Aile büyüklerinden alacağı eğitimi, hayat mücadelesini tv dizilerinden alıyor ve o şekilde büyüyor. Sonra ilerde aşkı da mutluluğu da izledikleri gibi sanıyor…O hayatları öyle benimsiyor ki kendi hayatında bulamayınca soluğu mahkeme kapısında alıyor.
Her sene onlarca yeni televizyon dizisi hayatımıza giriyor ve bu ülkede her geçen gün suç oranı daha da artıyor. 
Ve bizler de bu artışla beraber son günlerde içimizi acıtan bu vahşet olaylarına kendi çapımızda çözümler arıyoruz. 


İdam cezası gibi…
Bir nevi şiddete karşı en büyük şiddetle karşılık vermek…
İdam cezası varken kimler asılmış bu ülkede, kaç tanesi tecavüzcüymüş önce bir bunu araştırmalıyız………


Ya da bir minibüste en son inmesi gereken kişinin korkup kendinden önce inenlerle birlikte inmesi gibi…
Peki bu her minibüs şöförüne “sen potansiyel suçlusun” demek olmuyor mu?


Bu kadar radikal ithamlardan önce dönüp kendi yaşam tarzımıza, aile yapımıza  bakmalıyız.
Sabahın ilk saatlerinden gece yarılarına kadar açık olan şu televizyonlardan kurtulmalıyız.
Gelin eski yaşamlarımıza dönelim aile sohbetlerine, kitaplara…