Suriye krizi, Türk dış politikasında bir dönüm noktasıdır. Bu krizden ya başı eğik çıkılacak ve Türkiye son on yıllık 'Küresel güç' olma iddiasından vazgeçerek sınırları içinde pasif dış politika günlerine dönecek ya da Dışişleri Bakanımızın dediği gibi, Ortadoğu'da 'değişim dalgasını yönetecek' aktif güç olacak.
Her zaman yazıyorum: Türkiye, dış politikadaki müessiriyet bakımından on sene önceki Türkiye değildir. AK Parti'nin iktidarı döneminde, özellikle Başbakan Erdoğan'ın vizyonu, Cumhurbaşkanı Gül'ün her statüdeki çalışmaları ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun diplomatik dehası sayesinde, Türkiye bambaşka bir 'küresel güç' ve dünya politikasında ağırlığı hissedilen bir ülke hâline gelmiştir. Bazı uygulamalarda geç kalındığı ve önemli fırsatlar kaçırıldığı için üzülmemize rağmen bu üstün başarılı icraatın inkârı mümkün değildir.
***

Türkiye'nin Suriye politikası ve geçen yıldan beri Suriye'deki BAAS yönetiminin katliamları karşısındaki tutumu doğrudur. CHP'nin Nusayri zulmünü adeta destekleyen politikasını tasvip etmek mümkün değildir. Türkiye'nin son dönemde, Suriye'deki cânice katliamlara karşı çıkması, aslâ bir tezat değil, uluslararası meşruiyet ve hukuktan yana hümanist bir politikadır. Bu diplomatik uygulamada Türkiye, hem insanlık dışı cinayetler karşısında haklı tepkisini ortaya koymuş, hem de dış politikadaki ağırlığını ve millî menfaatlerini gözetmiştir. B
en, bazılarının söylediği gibi bir 'savaş delisi' veya 'şahin' falân değilim. Sadece saçını devlet ve millet hizmetlerinde ağartmış, 'âkil adamlar'ın müsaadesiyle naçizane bir devlet adamıyım. Gayet tabiî olarak ben de 'barış' taraftarıyım. Esasen canü gönülden inandığım 'İslâm' barış demektir. Lâkin inanan insanlar, zulme ve haksızlığa karşı savaşmışlardır. Canımdan çok sevdiğim milletimin ve devletimin millî menfaatleri, gözümde en yüksek değer yargısı taşıyan kavramlardır. Milletimizin de aynı duygular içinde olduğunu biliyor ve bu yazımı onların hissiyatına tercüman olmak için kaleme alıyorum.
Barış dururken savaşı kim ister? Lâkin bazı olaylar, ne kadar başarılı olsa da diplomasinin arkasına gücün de konulmasını gerektirir. Suriye'de, sayıları 10 binin üstüne çıkmış katliam kurbanlarının vebalini taşıyoruz. Aynı, Irak Savaşı'nda 1 milyondan fazla insanın öldürülmesine seyirci kaldığımız gibi...
Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun geçen yıl Beşar Esad ile 6.5 saatlik görüşmesinde kararlaştırılan barışçı tedbirlere uyulmayınca, Türkiye'nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Dışişleri Bakanı, dünyadaki bütün liderlerden daha sert şekilde defaatle beyanlarda bulunarak Suriye'deki olaylara karşı 'Seyirci kalamayacağız' dediler. Suriye'ye karşı caydırıcı tedbirlerin alındığı doğrudur. Lâkin hem ikide bir 'Seyirci kalmayacağız' diyeceksiniz; hem de Suriye -alay eder gibi- askerî uçağımızı uluslararası hava sahasında düşürüp iki pilot subayımızı muhtemelen şehit ettikten sonra, notalarla, NATO'larla kendinizi aldatacaksınız... Bu tezatı Türk ve dünya kamuoyuna anlatamazsınız. Şimdi Türkiye'nin soğukkanlılığını ve barışçılığını övenler, kapalı kapılar ardında alay ederler.
***

'Küresel güç' olmak lâfla gerçekleştirilemez. Nasıl Amerikalılar Mehmetçiği çuvala soktuğunda cümle âleme rezil olduysak; şimdi bu hainane saldırıyı sîneye çekersek aynı duruma düşeriz ve hiçbir zaman 'Ortadoğu bizden sorulur' diyemeyiz.
Dikkat! Türkiye bir dönüm noktasından geçiyor.

(Sabah gazetesinden alınmıştır)