banner815

Son göçüm olsun

Havaalanından çıktık eve gidiyoruz. Antep’deyiz. Bindiğim taksinin şöförü ‘yaşanmaz oldu buralar’ diye lafa başladı. ‘Suriyeliler geldi her yeri işgal ettiler, dahası ucuz çalışıyorlar, saygısızlar, hastahanelerde öncelikleri var, devletten yardım alıyorlar, altlarında son model arabalar, kendi iş yerlerini kurdular, parklar onlarla dolu, bize hareket alanı kalmadı…’ sayıyor da sayıyor taksici. Antep’te gözle görülür bir Suriyeli yoğunluğu var. Otuz yıldır Londra’da yaşıyorum. Yurtdışında ırkçılardan göçmenler ile ilgili duyduğum argümanlara ne kadar çok benziyor taksicinin söyledikleri. Bir anda Suriyelileri unutup kendi göçmenliğimin tarihçesinde kayboldum.

Aslında hepimiz göç toplumuyuz. Antep’te yaşayan Suriyeli de göçmen, Pazarcıklı da, Urfalı da, Vanlı da, Malatyalı da. İstanbul’da yaşayan Sivaslı da göçmen, Trabzonlu da, Diyarbakırlı da. Hatta onlar mesafe olarak bir Suriyeliden daha fazla uzak bir noktaya göç etmişler. Diyarbakır nire? İstanbul nire? Suriyeliler bize sorulmadan çizilmiş ulus (!)sınırlarını geçip geldikleri için yabancılar. Oysa Halep ile Antep arası 80 kilometre ve o coğrafyada yaşayanlar aynı ‘Halebi’ye’ halay çekmişler sonradan çekilmiş tel örgülerin ardından.

Hatırlar mısınız bayramlarda televizyon kanallarının klasik haberiydi? Televizyonlar Suriye sınırında dizilmiş vatandaşlarımızın ki bunlar Kürt vatandaşlarımızdır, Suriye’deki akrabaları ile tel örgüler üzerinden hediye alış verişi yaparak bayramlaşmalarını gösterirdi. Onlar bin yıllarca Barak ovasında, Urfa’da, Antep’te Mardin’de yaşamışlar ama birgün birileri, onlara sormadan, gelip araya sınır çizip ‘siz artık Türk’sünüz sınırın diğer tarafında kalanlarda Suriyeli ya da Iraklı oldu’ demiş. Sevdikleri kalmış sınırın diğer ucunda. Kız vermişler karşı yakaya ama torunlarını yürekleri dolusu saramamışlar tel örgülerin bölücü soğukluğunda.
Suriye’de bizim idarecilerimiz Emevi camisinde namaz kılmak şiarı ile ABD’nin Ortadoğu askerliğine soyunduğunda ve Suriye’ye Amerikan demokrasisi getirmek için kolları sıvadıklarında bir buçuk milyon Kürt Suriye’de nüfusa bile kayıtlı değildi. Erdoğan kardeşi Esat’ın parlamentosunda konuşurken de Suriye’de demokrasi yoktu. Hatta Erdoğan Esat ile tatile gittiğinde bile kimse demokrasi sözleri etmiyordu. Bir sabah ansızın paylaşım savaşlarının ortasında kaldı bu mazlum insanlar. Yaşadıkları topraklarda doymak için artık yedikleri insan eti ve içtikleri kan olmak zorundaydı. Çok duyarız ‘ülkelerinde kalıp savaşmak yerine burada keyif çatıyorlar’ tekerlemesini. Hangi kirli savaşın hangi tarafında savaşacaklardı ki? O topraklarda savaşan hiç bir el temiz değildi ki onlarda bir saf tutup ülkelerini savunsunlar. Bilerek ve isteyerek, planlanarak sürüldüler sınırlara ve milyonlar göçmek zorunda kaldı. Kim ister yaşadığı toraklardan sürülüp hiç istenmedikleri, her gün aşağılandıkları topraklara gelip yaşamak zorunda kalmayı. Göçmenlik bir tercih değil zorunluluktur. Hem onları göçmeye zorlayıp ardından burada ne işiniz var demeden önce onları göçmek zorunda bırakanlara hesap sormak gerekmez mi?

Oysa göçün tarihi çok eski ve göçen sadece Suriyeliler değil. Bu toraklarda göç hep olmuş. Birisine nereli olduğunu sorduğunuzda; ki babamın en sevdiği iletişim kurma yöntemidir, aslen nereli olduğunu, babalarının nereden oraya geldiğini ve daha öncesinde de başka topraklarda göç ettiklerine dair öyküler duyarız. Kimse babasının doğduğu evde ölmemiş bizim toraklarımızda. İnsanlar doymamış yaşadığı toraklarda hep göçmek zorunda kalmışlar. Göç bir tercihin ötesinde ekonomik, sosyal ve siyasi bir dayatmadır. Göçen insan iyi karşılanmaz. Her gittiğiniz yerde birileri mutlaka rahatsız olur. Çünkü ait olmadığın ve İstenmediğin bir bölgeye gelip burada hayatını idame ettirmeye çalışıyorsun. Doğal olarak orada yaşayan insanlar az olan kaynakları, olanakları göçle gelen ‘yabancı’ ile paylaşmak zorunda kalıyor.

Taksi şoförüm Suriyeliler ile ilgili şikayetlerini anlatırken kendi göç hikayem geçti yüreğimin en hüzünlü köşesinde. Köyden Kayseri’nin Sarız ilçesine göçtüğümüzde ki bu benim ilk göçümdür, ben üç yaşındaydım. Babam’da Annem’de o köyde doğmamışlar. Onlarda zaten o köye başka bir köyden gelmişler. Köyde bile insanlar kışın köyde kalır yazın yaylaya göçermiş. Hep doyduğu topraklara göçermiş insan. O yaylaların kullanımın da bile bir çok köyün komşu köyle kan akıtarak yaşadığı çatışmaları vardır. Her şey bir tutam ot bulmak ve geçim kaynağı olan hayvanları otlatabilmek için yapılırmış. Benin üç yaşımda göçtüğüm Sarız ilçesi Avşar boyu Türkmenlerinin gelip yerleştiği bir ilçe ve Sünni mezhebine mensup. Civardaki Alevi ve Kürt köyleri hep sonradan başka şehirlerde gelip yerleşen insanlardan oluşuyor. Hiç bir köyde köyün yerlisi yok hep göçle oluşmuş köyler. İlginçtir köye göçen aileler hep kendi mezhebi ve kimliğini yaşatabileceği köylere göçmüşler. Biz Alevi ve Kürt olarak gelip Sarız’da yaşayan Avşar’ların yurt edindiği topraklara yerleşmeye çalışıyoruz. Tabii ki varlığımız onlar için tehdit. Kimse kırmızı hali ile karşılamıyor seni. Ama çaresiz yaşamak için o yüzsüzlüğü yapıp yerleşmek zorundasın. Büyüklerinizin Kore’de, Çanakkale’de, Kıbrıs’ta bu ülke için savaşmış olması size her toprağa yerleşme hakkı vermiyor. Sarız’da köylerden göçen Kürt ve Aleviler bir mahalle kurmuş kendilerine. Adı Kürt mahallesi. Zorunluluktan bütün insanlar başka bölgeye yerleşememiş çünkü Avşar’lar istememiş. Çarşı diye tek bir caddesi var, içinde üç-beş bakkalın ve lokantanın olduğu küçük bir ilçe. En küçük bir kavgada Avşar’lar ve Kürtler toplanıyor ve birbirine girmeye hazır vaziyette bekliyorlar.

Babam sürekli belinde bir ustura ve silahla geziyor. Kürt köylerine yolcu taşıyor ve kendini hiç güvende hissetmiyor. Bir yandan da ilçenin sözü geçen beyleri ve devlet erkanı ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor. Kendini var etmenin tek yolu oradaki güçlerle uzlaşma ve onların hiddetini üzerine almama üzerine kurulu. Ama kimliğinden de vazgeçmek niyetinde değil. Arabasının önünde inadına Pir Sultan Abdal yazdırmış. Aleviliğini kabullenmeyenlere bir isyan yazısı.

Evimiz ilçenin orta okulunun yanında. Bazen Kürt öğrencilerle Avşar öğrenciler arasında kavgalar çıkar. Nedense bütün kavgalarda taraflar Kürtler ve Türkler olarak bölünür bizim yaşadığımız topraklarda. Aslında kavga sonradan gelen göçmenlerle orada yerli olduğunu düşünenler arasında çıkar. Babamın araba parçalarının bulunduğu ardiye öğrencilerin dövüşte kullanacağı sopa ve zincirlerle dolu. Kendince savunma mekanizması kurmuş öğrenciler. Kavgayı kimin çıkardığının bir önemi yok. Kimin haklı olduğu da hiç önemli değil eğer bir Türk’le Kürk arasında kavga varsa herkes kendinden olanı desteklemekle yükümlü. Herkesin güvendiği rahmetli Kara Ali; yürekli bir devrimci. O varsa herkes aslan kesilir kavgada.

İlkokula Sarız’da başladım. Okumayı ilk orada öğrendim. Öğretmenim Süleyman Bozkurt babamın arkadaşı. Öğretmenim beni tahtaya çağırdı ve bir fişi okumamı istedi. Fişi ezbere biliyorum. “Ali ip atla. Teredütsüz geldim elimle her bir kelimenin üzerine basarak fişi okudum. Bir daha oku dedi. Yine okudum. Kendimden o kadar eminim ki. Öğretmenin sağ yanağıma öyle bir tokat vurdu ki; neye uğradığımı şaşırdım. Meğerse ben fişi soldan sağa değil de sağdan sola okuyormuşum. O gündür bu gündür o tokatın etkisiyle hiç bir yazıyı sağdan sola okumadım.

Sarız yetmedi bize, 70’lerin başları Kayseri’ye göçtük. Şehirde Türk ve Aleviler Battalaltı, Bahçebaşı daha sonra da Yıldırım Beyazıt mahallelerine sığınmışlar. Başka mahallelerde yaşama şansları olsa bu yoksul mahallelere sığınırlar mıydı sizce? Türkiye’yi gezmeye başladığım sonraki dönemlerde her şehirde Kürt ve Alevi’lerin belli mahallelere yerleştiğini ve bu mahallelerin genellikle şehrin kenarında, yoksul ve gecekondu mahalleri olduğunu gözlemleyecektim. Göçmenliğin kaderinin aslında iç göçlerde de per farklı olmadığının gerçeğidir bu gettolar.

Kayseri’de Bahçebaşı denilen mahallede Alevi’ler ile Kayserililerin deyimiyle ‘’çingeneler’ beraber kalıyor. Babam bu Kürt ve Alevilik yaftasından kurtulmak için başka semtlerden ev tutuyor. O zamanki şehirlerarası otobüs terminalinin karşısındaki Bahçelievler’de bir hacı teyzenin evinin alt katını kiraladık. Müstakil, bahçeli köşebaşında bir ev. Üst katta hacı teyze ve oğlu ailesiyle kalıyor. Bahçe içindeki evde Kırşehir’li bir aile kalıyor. Her sabah derin bir Nesat Ertaş türküsüyle uyanıyoruz güne. Annem Kürtçe aksanıyla bize ısrarla sokakta birlikte oynadığımız çocuklara Kürt ve Alevi olduğumuzu söylemememizi tembih ediyor. Hacı teyzemiz bu durumu öğrenirse bizi evden çıkartır diye korkuyor garibim. Annemin o korkularından hareketle o gün ülkemin topraklarında Alevi ve Kürt olmanın iyi bir şey olmadığını anladım.

Daha sonra 12 Eylül öncesi babam Kayseri’de kendini güvende görmedi ve Anteb’e göçtük. Orada da Kayseri’li göçmendik. Ama şimdi Suriye’li göçmen oldu biz ise Anteb’in sahibi olduk.

Antep göçümün son durağı olmadı. Ardından Üniversite için İstanbula göçtüm. Ailem kaldı Antep’te. Bütün aile dağıldı. Kimi memur oldu göçtü başka şehirlere, kimi başka ülkelere… Hep göç yollarında kaldı gözlerimiz sevdiklerimizin özlemiyle.

Göçen insanın kaderidir dışlanmak. Çünkü siz ait olmadığınız bir dünyaya gidersiniz. Kimse sizin neden niçin ve nasıl geldiğinizle ilgilenmez. Sadece onların rahatını bozduğunuzu düşünür. Hele bir de yaşadığı yoksulluğun nedeni olarak da göçen insanları görüyorsa vay o göçmenlerin başına. Oysa göçün nedeni doğduğunuz topraklarda doymamaktır. Eşitsiz gelir dağılımı ve dünyada eşitsizlikler göçün temel kaynağıdır. Nedensiz göç yoktur ve bu nedenler aslında sonuçtur ve kimsenin de umurunda değildir.

30 yıldır İngiltere’deyim dönem dönem yabancı olduğumu hissettiğim olmuştur ancak genellikle kendimi çok yabancı hissetmedim bu topraklarda. Ama Türkiye’de Suriye’liler için anlatılanları duydukça buradaki varlığımı ve göçmenliğimi sorgulamaya başladım. Komşumun evime, arabama, işime bakıp benim hakkımda ne düşündüğünü ilk defa merak ettim. Kendimi İngiltere’deki bütün yoksulların ekmeğini almış gibi hissettim. Bu topraklarda milyonlarca İngilizin bu ülkeye kattıklarından daha çok şey katmış olsam da göçmenim. Onların ekmeğini alan, aşını çalan ve kültürel olarak, görünüş olarak farklıyım. Ne ilginçtir bu ülkede bana kendi ülkeme gitmem gerektiği bir defa söylendi ve onu da söyleyen bir Hindistan’lı başka göçmendi.

Biz yerleşip doğduğumuz topraklarda doymayı başaramadık. Babalarımız da başaramamıştı, onların babaları da. Ama çocuklarım doğdukları topraklarda yaslansınlar istiyorum. Bulunduğu yerin sahibi olsunlar. Burada toprağa verilsin bedenlerimiz. Bir daha göçmesin çocuklarımız. Kapansın göç yolları, topraklarında doysun bütün aç çocuklar.

(acikgazete.com)

YORUM EKLE
banner647

banner521

banner559

banner814

banner646