aha birkaç aylık gazeteciyken, 1985 yılında Nokta Dergisi’nde Ayşenur Arslan’ın şefliğinde kurulan bir ekipte görev aldım. Amacımız yeni yeni konuşulmaya başlanan İslami hareketin yükselişini masaya yatırmaktı. Sonuçta başörtülü bir kızın fotoğrafı ve “Dinci gençlikte patlama” başlığıyla yaptığımız kapak çalışması Nokta Dergisi’ne sahiden patlama yaşattı. Bunda İslami hareketin temsilcilerinin görüşlerinin aracısız olarak aktarılmasının payı büyüktü.

Bugünden bakıldığında gülünç gelebilir ama o tarihte İslamcılara doğrudan mikrofon uzatmak alışılmış bir şey değildi; devletin “irtica” raporlarıyla yetiniliyor, İslamcılar bir tür uzaylı gibi görünüyordu. İşte Nokta Dergisi, Türk basınına yaptığı birçok olumlu katkıya ek olarak bu geleneği de kırarak bir çığır açtı.

Ekip içinde İslamcılarla görüşmeleri ben üstlenmiştim. İlk işim piyasadaki İslami dergileri toplamak, varsa telefonla, yoksa doğrudan adreslerine giderek (o tarihte bazı İslamcı dergilerin telefon bağlatacak paraları bile olmayabiliyordu) talebimizi ilettim. Başta çok şaşırdılar, çünkü dışlarındaki medya kendilerini ilk kez muhatap alıyordu. Bunlardan kimi teklifimizi kabul etti, kimi etmedi. Sadece bir mülakatı, Salih Mirzabeyoğlu ile olanı yayınlayamadık. Bunun nedeni, söylediklerinde herhangi bir suç unsuru filan görmemiz değildi, açıkçası Mirzabeyoğlu’nun sorularıma verdiği cevaplar popüler bir haftalık haber dergisinin sınırlarını hayli aşan bir yoğunluktaydı.

Nevi şahsına münhasır

Meslek hayatımda çok sayıda İslami grup, cemaat ve çevre tanıdım; birbirinden farklı İslamcı şahsiyetlerle tanıştım. Bunların birbirleriyle benzeşip ayrıştığı noktaları bulup çıkarmak, aralarındaki ilişki ve ilişkisizlikleri, sorunları tahlil etmek beni hep heyecanlandırmıştır. Bu noktada Mirzabeyoğlu ve onun düşünsel liderliğini yaptığı İbda hareketini oldum olası “nevi şahsına münhasır”, yani kendine özgü olarak tanımlamışımdır.

Bu nedenle, 1990’da ilk baskısı yapılan Ayet ve Slogan, Türkiye’de İslami Oluşumlar kitabımda en çok titizlendiğim bölümlerden biri İbdacılarla ilgili olanıdır ki İslami hareket içinde “marjinal” olarak tanımlanabilecek bir çevreye gösterdiğim bu ilginin diğer bazı İslamcıların hoşuna gitmediğini de biliyorum. (Bu yazıda uzun uzun Mirzabeyoğlu ve İbda’yı anlatma imkanım yok, zaten zaman epey değişti; oturduğunuz yerden, internet sayesinde birçok şeyi öğrenmek mümkün.)

Suç örgütü lideri mi?

28 Şubat’ın tam hız tartışıldığı şu günlerde, bu sürecin birinci derecede mağdurlarından Mirzabeyoğlu’nun adının çok az geçmesi, birçoklarının amacının geçmişle hesaplaşmak değil düşmanlarıyla/rakipleriyle olan hesaplarını görmek olduğunu kanıtlıyor. Şöyle ki 28 Şubat’ın en sert yaşandığı bir dönemde 1999 yılına birkaç gün kala tutuklanan Mirzabeyoğlu örgüt liderliği suçlamasıyla müebbet hapse mahkum edildi.

Olayın hukuki boyutunu tartışacak değilim, fakat konuyla ilgili bir gazeteci olarak Mirzabeyoğlu’nun bir suç örgütü lideri olduğunu düşünmüyorum. Zaten onun “İbda” olarak tanımladığı dünya görüşü bu tür katı merkezi bir yapılanmayı ilke olarak dışlıyor. Öte yandan kendilerini İbda düşüncesiyle tanımlayan bazı genç gruplarının kimi silahlı eylemlere girişmiş olduklarını biliyoruz fakat bunlardan Mirzabeyoğlu’nu doğrudan sorumlu tutmanın hakkaniyetli bir davranış olduğu kesinlikle söylenemez. Kaldı ki “provokasyonlar bize yarıyor” diye PKK’nın yapıp da üstlenmediği terör eylemlerine bile sahip çıkan; Körfez Krizi sırasında “Saddam sen oradan, biz buradan” diye pankart açan ve kendilerini İBDA-C diye adlandıran gruplar artık tamamıyla sahneden çekilmiş durumda.

Sözü uzatmaya gerek yok: Geçen 14 yıl zarfında birçok cezaevinde dolaştırılan ve halen Bolu F Tipi Cezaevi’nde yatan Salih Mirzabeyoğlu ülkemizde sayıları hiç de az olmayan düşünce suçlularından biridir ve en kısa sürede kendisine yapılan haksızlığın sona erdirilip özgürlüğüne kavuşması sadece o ve sevenleri için değil tüm Türkiye için hayırlı olacaktır.

(VATAN)