Avrupa Şampiyonası’nın finalini izlemeye gel ve futboldan bahsetme.. Olacak iş mi bizimkisi? Ama oluyor işte.. Hasan Cemal’in işi gücü bırakıp, teknik direktör özeniyle yazı yazdığı her şampiyonada ben böyle tutukluk yapıyorum..

Kırk sekiz saattir Ukrayna’nın başkenti Kiev’deyim..

Ana fikir Euro 2012 denilen organizasyonun sonuna denk gelen İtalya-İspanya finalini izlemek..

Sizler bu yazıyı okuduğunuzda çoktan oynanmış, bitmiş olan maçla doğrusu pek ilgim yok..

Sonucu merak bile etmiyorum.. Çünkü İspanya’nın oynadığı anti futbol beni turnuvadan da finalden de erken soğuttu..

İtalya kazanmışsa “Oh oldu..” diyeceğim..

İspanya kazanmışsa “Hayrını görmesinler..” temennisini ortaya sallayıp, hayatıma devam edeceğim..

Beni daha çok Kiev şehri meraklandırıyor..

Hem Çarlık Rusyası’nın hem de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin cazibe merkezi olan Kiev şehri.. İnsanımızın ayılıp bayıldığı Muhteşem Yüzyıl dizisiyle günlük hayatımıza giren Hürrem Sultan’ı siyasal bir figür olarak “milli değer” gören insanların başkenti..

***

Anladığım kadarıyla Hürrem Sultan’a burada daha çok sahip çıkıyorlar..

Turistlere Ukrayna’yı tanıtmak üzere dizayn edilmiş suyuna tirit kitapların hepsinde Osmanlı hareminden yarı çıplak bir cariye resmi ve altında Roksolana lejandı var..

Roksolana dedikleri takma isim.. Aslı Anastasia Lisovska.. Yanına bir parantez açıp (Hürrem Sultan) diye yazmamaları ise bizimle inatlaşmalarından..

Kahramanımızın aslen Hazar Yahudisi (Hani Arthur Koestler’in On Üçüncü Kabile diye kitabını yazdığı kavimden..) olduğu da turistik kayıtlarda yok..

Öylesine kuru kuruya sahiplenme..

Kiev’in benim aklıma düşmesi 1968’de çekilen “Kiev’deki Adam” filmiyle başlar..

KİEV’DEKİ ADAM

Ancak yetmişli yıllarda seyredebildiğimiz filmin başrolünü İngiliz aktörlerden Alan Bates oynamıştı..

Filmin yapılmadan önce de kitabı varmış..

Adalet tarihine “Beitiss Davası” olarak geçen olayın romanını yazan Bernard Malamud‘a eseri Pulitzer ödülünü sonra da başka uluslararası ödülleri kazandırmış..

Biz filmi seyrettiğimizde romanından da yazarından da haberimiz yoktu.. Kiev’in Çarlık Rusyası içinde önemli bir ırkçı merkez olduğundan da..

1911 yılında elinden her iş gelen Yahudi asıllı Yakov Bok, köyünden çıkıp Kiev’e gelir.. Kendisine yeni bir hayat kurmanın hayali ile gezinirken fışkıya yan basar..

O sırada bir Rus çocuğu öldürülmüştür.. Rusların düzenlediği bir pogromda (ırkçı tedhişte) ele geçen Yakov cinayetle suçlanır..

Delil veya tanık yoktur..

Buna rağmen yıllarca mahkemeye çıkarılmadan (bu bana bir şey hatırlatıyor ama..) hapiste yatırılır.. İtiraf etmesi için yapılan işkencelere katlanır..

Sonunda beraat edeceği mahkemeye çıkmayı başarır.. Film “Adım Yakov.. Museviyim ve sizlerin kardeşiyim..” repliğiyle biter..

Film, benim gibilerin kromozomlarında ne kadar sosyal adaletçi gen varsa hepsini fiştiklemişti.. Sosyal meselelere ilgi duymamızı sağlamıştı..

Nasıl kazınmışsa kafama, yıllar sonra bile bütün sahneleri ve plânları aklımdadır..

Biri içinde “Kiev” adı geçen cümle kurdu mu önce o filmi hatırlarım..

***

İstanbul ile Kiev arası uçakla bir buçuk saat sürdü.. Say ki Erzurum’a gitmişiz..

İniş için alçalmaya başladıktan itibaren yüzümü pencereye dayamış, aşağısını seyrediyorum..

Dağsız, tepesiz, stepsiz yemyeşil topraklar.. Çernobil faciasının berbat ettiği sınırlı araziyi sayma.. Bir ucundan diğer ucuna “mümbit” yani bereketli bir ülke..

Ülke Türkiye’den biraz daha büyük ama bastonu diksen yaprak çıkaracak cinsten..

Bizimkinin üçte ikisi ise (aslında çöldür, demeye dilim varmıyor..) kıraç arazi..

Filancaların nüfusu 2035’te bizi geçecek dertleri olmadığından, önlerine memleket büyükleri tarafından “en az üç çocuk” hedefi konmadığından sayıca 50 milyonda kalmışlar..

VİZE KALKIYOR..

Türkiye ile Ukrayna arası sıfır problem..

Ya aramızdaki işler iyi gidiyor ya da Suriye’ye odaklandığımız için onlarla ilgilenecek zaman bulamamışız.. Dolayısı ile hır çıkmamış aramızda..

Bunun neticesi de pasaporta yansımış.. Şöyle ki ağustos başından itibaren Ukrayna bizim ziyaretçilerden vize istemeyecek..

Bu sayede daha çok insanımız buralara gelecek.. Ukrayna kızlarının güzelliğini görünce beyinleri dönecek.. En geç iki vakte kadar beş, on bin Ukraynalı gelinimiz olacak..

“En az üç çocuk” hedefine ulaşılması için kadınlarımızın gayretine arka çıkıp, aile plânlamamıza biraz da onlar el atacak..

Saman sarısı kafalı, renkli gözlü “Yeni Kuşak Türkleri” sabırsızlıkla bekliyorum.. (Önemli bir not: Burada başlık parası da yok..)

Coca Cola’nın davetlisi olarak buraya gelen gazeteci milleti olarak her şeyden önce bunu tartıştık, durduk..

Grubumuzun Fikret Ercan başta olmak üzere, kısm-ı umumisi eski Sovyetler Birliği’nin en güzel kızlarının Ukraynalılar ile Beyaz Ruslar olduğu görüşünde..

Coca Cola’cıların eşleri veya yöneticileri olan hanımlardan şiddetli itirazlar geliyor..

Onlara göre Moskova merkez olmak üzere cümle Rus kızları güzellikte birinci..

Kalıyor muyum arada?

***

Böyle durumlarda büyüğüm, amirim Fikret Ercan’ın ağzının içine bakarım.. O da Ukrayna kızları diyorsa benim için mesele bitmiştir..

Bu arada Fikret Ercan şıklığının doruğunda..

Güney Afrika’da sabah sporuna Prada ayakkabıyla çıkarak meslektaşları arasında bir ilke imzasını atmıştı.. Burada “fuşya renkli” pantolonla geziniyor..

Fuşya ne rengi derseniz kırmızının biraz açığı biraz da mahcubu..

Belli ki “stil” konusunda tercihini yapıp, yaratıcılıkta bir adım daha ileri gitmiş.. Sırada pembe üzeri siyah puantiyeli kumaştan pantolon var..

Sonraki yazı: Yine Kiev’deki hallerimiz üzerine olacak.. Tabii elimizden ne çıkarsa.. Ne demişler? Avcı tuttuğu kadar, çoban güttüğü kadar, yazar öttüğü kadar..

(Vatan gazetesinden alınmıştır)