banner890

Hayal Teyze

Elif halen komada! Bugün ikinci günü. Beklemekten başka çaremiz yokmuş! Elif’imin dünyasından çıkamıyorum. Benim kızım, hayatının senaryosunu yazmış. Masumuyeti ve yaşanmışlarıyla, hatta onun kalemindeki annesi, babası, kardeşi ve nicelerimiz…kim bilir nasıl yaşıyoruz onun gözünde?

Elif’imin günlüğünden!

Selam gece kuşum, gündüzüm!

Sana neler anlatacağım bir bilsen. Bugün öğlen annemin dört arkadaşı geldi bize: Hayal, Gül, Işıl ve Esma teyze. Üç saat kadar oturdular. Hava çok güzeldi, yine de bahçede oturmadılar. Oysa martıların sesleri geliyordu güneşli gökyüzünden. Hatta bahcenin üzerinde tur bile atıyorlardı. Ne de olsa Thames Nehri’nin kuzey kıyısında açık Kuzey Denizi’ne bir kaç mil uzaklıkta bir kasabadaydık: Leigh On Sea. Gel-git olayını her gün görürsünüz bu kıyılarda. Zaten okullar da tatildi, annem izine çıkmış, biz de buradaki evimize gelmiştik. Arkadaşları da annemi görmeye gelmişlerdi.

Sohbetleri esnasında akademik yazıları tartıştılar, okudukları kitapları ve yazarlarını eleştirdiler. Birbirlerine önerilerde bulundular. Bir de eskilere gittiler, ama pek fazla değil. Hepsi annemin “Anlatın bakalım hayatınızda neler oldu görüşmeyeli?” demesiyle başladı. Hepsinin hayatı güzeldi de Hayal teyzeye gelince , yüzünde acıyla tebessüm karışık bir ifade oluverdi birden. O anlatmaya başladığında önce anneme baktım. Bir göz işareti yaptım, emin değildim. Belki orada olmamam gerekirdi, diye düşündüm. O sırada Hayal teyze, annemle benimle birbirimize bakışlarını gördü ve dedi ki “Eylemciğim, bırak Elif de dinlesin, belki bir ibretlik hikâye olur. Sonuçta bir yanlış yok ortada. Hem artık Elif bir genç kız.”. Annem tebessüm etti, “Elif de isterse benim için sorun yok, madem sen de müsade ediyorsun.” dedi. Bense oracıkta ne diyeceğimi bilemedim, al al olmuş elmacık yanaklarımla oturduğum sandalyeye resmen çivilendim kaldım.

Hayal teyze anlatmaya başladı.

En son görüştüğümüzde Josef ile evliydim, kıskançlıkları artınca dayanamadım. Biliyorsunuz onunla severek evlenmiştik. O zamanlar onun eski eşi, yani çocuklarının annesi kanserdi ve son günlerini yaşıyordu. Bizse son günleri olduğunu, evlenmeden üç ay önce öğrenmiştik. Düğün günümüz belliydi, sadece çocukları üzmemek için düğün yapmaktan vazgeçmiştik. Nikâh dairesinde sessizce evlenmiştik. Hatta nikâh şahidi bile almamış, nikâh dairesinde iki tanımadığımız kişiye şahitlik için ricada bulunmuştuk. Tesadüfen onlar da Türkiye’ye gitmiş, ülkemizi ve sahillerimizi iyi bilen kişilerdi. Üç ay sonra eski eşi kemik kanserinden vefat etti. O beni çok severdi. Hatta Josef’a kızmıştı bir defasında “Sen neden Hayal’i Edinburg’a götürmüyorsun?” diye, hem de hasta yatağındayken. Sonra Josef da kanser oldu. Destek oldum, gün verdiler bir yıl yaşar diye. Üzüldüm. 10 yıl geçti ve ben sonunda dayanamadım... Ayrıldık. Ayrılık sebebi ise ‘kıskançlık’ oldu. Lakin, özgür olmanın huzurunu yaşadım sonrasında. O halen kanser ve hayatta! Bir arkadaş gibi görüşüyor olsak da, halen aşık bana!. Sonuçta kızımın babası. Bense kendimi işime ve kızım Öykü’ye adadım...

Bir beyle tesadüfen iş ziyaretinde tanıştım. Önce olmaz dedim. Onun ısrarıyla görüştük. Sanırım ben de tutamadım kendimi. O Belçika’da idi. Ayrı ülkelerin kuşlarıydık. Üç kez iş toplantısında ve iki kez de konferansta görüştük. Ama her gün konuştuk. Sabah arayıp da akşam aramadığında sanki yıl geçmiş gibi geliyordu bana. Hatta birgün aramadığında sanki onun eziyet çekmesinden zevk alıyormuşum gibi dünyasını dar ediyordum. “Aramayın, yazmayın, unutun.” diyordum. Aslında, “Aramıyorsunuz, yazmıyorsunuz, unutuyorsunuz; arayın, yazın ve unutmayındı” onlar, bir türlü dile güzelce getiremediğim. İnanın bilerek ve isteyerek değil. Kendimi tutamıyor ve tanıyamıyordum. Adeta kör olmuş, onunla nefes alıp, onunla kalkıyordum. Aradığında yüreğim kıpır kıpır oluyordu. Sevinçten öyle gereksiz şeyler konuşuyordum ki! O hep dinliyor ve beni izliyordu. Ben ona hayranlık içinde bakarken o utanıyor; o bana bakarken başımı aşağı eğiyordum bazen. Gözlerinin içi gülüyordu; bir bebeğin masumiyeti gibi masumca ve sevgi dolu... Zamanım onu beklemekle geçiyor, artık tek işim o olmuştu. İşime bile odaklanamıyordum. Çok özlüyordum. O da beni görmeden yapamıyordu. Her ne kadar kıskançlıklarım bazen çığrından çıksa da, o çok sabırlı idi. Kıskançlık yüzünden eşimden ayrılmıştım ben ve şimdi de sevdiğimi kıskanıyordum. Josef’e bir an hak verdim. Sevdiğim hiç pes etmedi, kendisi için tüm dediklerimi yaptı. Sevmek ne kelime, tutkundu bana. Çok zor güvenmiştim, biliyordu. Kıskançlıklarım da etrafında çok fazla bayan dolaştığı içindi. Aslında yüreğinde hep ben vardım, ta ki çocuklarının annesi hasta olana kadar. Yani hayatımızı birleştirecektik.

O gitti eski eşiyle tekrar evlendi. Sadece ona destek olmak ve çocuklarının mutluluğu için. Bir minnet borcu vardı. Hiçbir şey diyemedim. Yanında olması gerekiyordu... Ne diyebilirdim ki? Hakkım mı vardı? Sevmekten vazgeçemedim. Sonra ben onu eşinden kıskandım. Kabullenemedim. O evliydi ve biz artık görüşemezdik. Ben fazlaydım. Ama biz halen birbirimize aşıktık... İkimiz de biliyor, bunu inkâr etmemiz imkânsızdı!

Birgün ben yine isyan etmiştim, ona hasret kalışıma. “Böyle sevda olmaz, benim senin üzerinde hiç bir hakkım yok.” dediğimde, o da bana: “Aşkım, canım! Benim üzerinde çok hakkın var. Benim de senin üzerinde çok hakkım var. Bu hak nedir diye sorarsan tertemiz aşk, sevgi. Bence değeri ölçülmeyen, değer biçilemeyen bir değer.” demişti. Evet haklıydı. Rabbim bizi nasıl bir hâle soktu bilemedim. Sabretmek mi gerekiyordu? Olmazın içine girmiştim. Ölümüne! Bir bardak suyumuz da olsa paylaşacaktık. Ona yine kızmıştım. Bana ta ki gönlünden geçeni söyleyene kadar. Eşi olmamı istiyordu. Ama söyleyiş tarzı güzel değildi. Biliyordum. İçinden hiçbir kötülük geçmediğini. Mutlu olmuştum ama o şekilde olmamalıydı. Belli ki, benim incinebileceğimi düşünmüyordu. Öyle kırılmıştım ki beddua bile ettim, inanın hatırlamıyorum nasıl ve neler dedim! Dünyam yıkılmıştı; dilim başka gönlüm başka telden çalıyordu. İçimde depremler olurken ortalığı yakıp kavurmuş, onun anlamasına bile imkan verememiştim. Çok bekledim arar diye, sadece ”Kırıp döküyorsun.” dedi, haklıydı. Aslında ben kırılırken o da dökülüyordu benimle, farkında değildi. Seviyordu. Seviyordum. “Sana bir sorum var.” dedim. Aramasını istedim. Aradı, konuşamadık. Sonra ararım dedi ve aramadı. “Siz bana aramayın, yazmayın dediniz. Ben çok üzüldüm, kırıldım.” dedi. Hiç aramadı. Ben de aklıma geleni yazdım çizdim. Hatırlamıyorum. En son intihara teşebbüs etmiştim. Hakkımı helâl ettiğimi ve beddua olarak ne yaptıysam Allah’ın huzurunda özür dileyip affetmesini istedim. Beddualarım ne idiyse geri aldım. İnsan sevdiğine hiç beddua edebilir mi? İmkân mı var? Hâlen aklım almıyor!... ‘İnsan sevdiği ve sevgisi için yaşar da ölür de’ düşüncesiyle ilaçları içmiştim. Önüme gelen ilk kutuyu açmış, ikincisini de karıştırmış ve öyle içmiştim. “Ölümüne gidiyorum.” diye mesaj atmıştım. İnanmadı ve bana: “Saçmalama lütfen. Senden ricam. Kırıyorsun döküyorsun.”dedi. Oysa ben, beni ölümüne seven insan için ölümü göze almıştım, ölüme gidiyordum. Onsuz hayat istemiyordum. “Ölürsem” dedim, “Ölmeden önce sesini duyayım, ama ne aradı ne sordu. Kızım, doktor arkadaşı ve benim arkadaşım panik oldular. Ambulans aranmıştı... ve şimdiyse ben buradayım, hayattayım! Sizlerleyim şu an....” Sessizlik çöktü... Hayal teyze daha devam edemedi. Gözlerinden seller gidiyordu. Hepimizin içi bir tuhaf olmuştu. Sonra annemin uzattığı kâğıt mendil ile gözyaşlarını sildi ve “Tam beş sene oldu. Ben halen sevmekten vazgeçmedim onu. Gelir diye beklemekten de vazgeçemedim, geçmem gerekirdi belki de. Eşini de bırakamadı. O iyileşti. Anladım ki, “İnsan gönlündekiyle ölür, nasibindekiyle yaşarmış. Şimdi ben işime odaklandım. Arada bir kendimi eleştiriyorum ben neler yaşamışım, kokusunu bile bilmediğim insan için neler yapmışım. Hayat işte, insan sevince gözü görmüyor. Gerçi bu bir aşktı... Hâlen aşığım, beklemekten vazgeçemedim. Sanki çıkıp gelecek. Gelmeyeceğini bilsem de, günahsız bir umut işte” dedi.

O sırada annem bir bardak kızılcık suyu ikram etti, önce Hayal teyzeye sonra bize. Arkadaşları ayağa kalktı, sarıldı ve öptü onu. Hepsi de “Tanımak isterdik o beyi.” dediler. Nasıl tanıyabilirlerdi ki, “O başkasınındı” dedim içimden.... Aslında Hayal teyze “benimle yaşlansan, sana hayatını yazarım benim yüreğimin dilinden” diyordu sevdiğine. Haberi bile yok, kimbilir nerde? Ben bile merak ettim...

Daha yazamayacağım. Seven iki insan ve ayrılan yollar... Bir hiç uğruna kavgalar ve ....sonu gelmeyen acıklı ve hüzün dolu ibretlik bir aşk hikâyesi...  Kulaktan dolma aşkın tanımı öyle yerleşmiş ki bilinçaltımıza, ‘kavuşunca aşk bitiyor’ diye. Kim demiş, yok öyle... Hayal teyze bence belki de kavuşur bu aşkına, madem sevdalısı da aşık! Kim beklemez ki, kim vaz geçer ki? Belli ki ikisi de birbirine hiç doyamamışlar, belki de birbirlerini gördüklerinde bile hasret vardı. Özlem kokuyordu atmosferleri... Belki ikisi de acı çekerek sevdiler, henüz el ele bile tutuşamadılar... Tek biraraya gelen ruhlarıydı, ruhlarıydı da bu kadar büyüdü aşkları... Diyor ya Hayal teyze “Ben kokusunu bile bilmiyorum.” diye. Bundan temiz, saf ve güzel başka bir aşk nasıl olabilir ki? Onların aşkları belki de ‘kavuşamamaktı’ belki de çektikleri bu ızdırap ve acıydı onların gizemli aşklarına değer katan, sevdalarını ölümsüz yapan... Kader dedikleri bu muydu? Tüm dünya dillerinde aşk, hep gönülden gelerek dile yansırmış, lakin ben ızdırap dolu bir aşk gördüm. ‘Hüzün içinde acı çekmek’ tek anlatımla Hayal teyzenin dilinde... Şimdi gönüle dolan değil de nasipte olan mı olacaktı? İçtiği her yudum suda, yuttuğu her lokmada onu gören Hayal teyze, umut diliyorum sizin için ve o güzel yüreğinden öpüyorum.

Annemin ne gizemli arkadaşları varmış; hepsi annem sanki!...

Annemin şiiriyle mi besleniyorlar? Yoksa annem onların duygularına kalem mi oluyor, bilemedim. Resmen bir film gibi... Ben de bekleyeceğim buluşmalarını... Sevenler kavuşmalı...

BEKLER MİYDİNİZ? (annemin şiiri)

Nasıl gelmem diyebildiniz, kaleminiz titrerken?

Hissetseydiniz ses tonundaki çığlığı okurken

Ay doğmuş özge gecenize, siz güneşli yerdeyken

Yine gelir miydiniz dünyasına, o ki uykudayken?

Kurtaramam ki sizi derdin elinden, derininden

Ne zaman üzülsem, üzerim seveni zemininden

Anlatamam halimi, içerim zehiri dibinden

Ansızın gidiverdiniz, o rüzgarlar esmekteyken...

Kayboluverdiniz saf parmaklarımın arasından

Bilseydiniz nasıl dağlandınız canın yarasından

İçen de içmeyen de bir içindeki acısından

Bekler miydiniz halen, imkansızınız hayırlıyken?

Elif Kuzu

10 Ağustos 2019

Ah benim güzel yavrum, iyilik perim... Senin güzel yüreğinden de ben öperim. Sen bir iyileşsen!

Beyefendinin Hayal’e en son dediği “ İnce belini gerdanını değil, yüreğindeki ince çizgiyi sevdiğim. Daha elini bile tutamadım, sen ki benim alın yazım” olmuştu. O nasibindekiyle şu an, alın yazısı hikâye oldu... Bunların aşkları büyüktü, gönülde kaldı...

Hülya Kars

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

banner647

banner646

banner814

banner559