Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın Tarabya Huber Köşkü’nde eşleri ile Boğaz’ı arkalarına almış görünen fotoğrafları bazı gazeteteci arkadaşlar tarafından eleştirildi...

“Kadınlar ayakta, erkekler otuyor” görüntüsü başka bir anlama geliyor şeklinde nitelendi...

Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan burada kadın-erkek oturma ve ayakta düzeninden daha farklı bir mesaj vermeye çalışıyorlar...

Mesaj son yaşanan MİT Müsteşarı krizinden sonra, Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan arasında öncelikle bir “ittifakın” olduğu görüntüsüdür...

Amaç bu ittifaka gönderme yapmaktır...

***
Fotoğrafın ikinci amacı da şu...

Uzun zaman Hayrünnisa Gül ile Emine Erdoğan arasında bir sorun olduğu yazıldı...

Eşlerin Boğaz’ı arkalarına alarak yan yana poz vermeleri, onların aralarında bir sorun olmadığını göstermeyi amaçlıyor...

Hanımlar oturuyor, erkekler ayakta düzeni olabilirdi...

Fakat o zaman Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın “birlikteliğine ve ittifakına” vurgu yapılmazdı...

Oysa buradaki birinci vurgu Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan birlikteliğidir...

İkincisi ise “eşlerin de arasında bir sorun olmadığı...”

***


İki lider eşleriyle birlikte oturan dörtlü bir fotoğraf karesinde olabilir miydi?..

Evet; ancak bu kez fotoğraf, MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasından sonra oluşan durumu anlatmaz bir aile fotoğrafı havası taşırdı...

Oysa amaç iki liderin “birlikteliğini” göstermek...

Eşlerinin arasında da bir sorun olmadığını anlatmak...

Fotoğrafın iki liderin “iş görüşmesinde” buluşması, eşlerinin de o görüşmeye ayakta tanıklık ettiklerinin ifade nedeni o...

Fotoğrafın bence doğru okuması bu...

*****


YILMAZ GÜNEY ÖLÜRKEN KENAN EVREN’E NASIL BİR MEKTUP YAZMAK İSTEDİ?..

Dün sabah TRT Haber’den canlı yayın için geldiler evimin bir bölümünde kitaplarla oluşturduğum çalışma odama...

İflas günlerinde benim Yunanistan günlerime referans yapıp bana “Yunanistan’daki olayları anlattıracaklardı...”

TRT’deki arkadaş röportajın sonunda soruyu patlattı:

- “Parlamento önünde her gün alevlerin yükseldiği, bitmek bilmeyen patlamaların devam ettiği Atina’ya birkaç günlüğüne gidip, olayları eski günlerdeki gibi haberci olarak bildirmek ister misiniz?..”

Soruyu duyunca şöyle bir baktım Bülent Güler isimli genç arkadaşın yüzüne...

- “Her katil” dedim;

“Cinayeti işledikten sonra mutlaka cinayet mahallini bir gün ziyarete gider... Orayı bir görmek ister... Atina benim, 25 yaşından 32 yaşına kadar gençliğimin en alevli yıllarının geçtiği yer... Katil ve cinayet ilişkisi anlamında soruyorsan, iki gün oradaki olayları aktarmak için elbette gitmek isterim... Atina gençliğimdeki ‘cinayet mahallimse, katil’ oraya bir gidecek elbet, bir gün haber yapmak için...”

***
Canlı yayın bitti, arkadaşlara veda ettim, günlük işlerime döndüm, olayı unuttum...

Öğleden sonnra dostlardan, TRT’deki canlı yayının Google’a düştüğü haberi geldi...

İzlemişler, yorum yapıyorlardı...

Nasıl olmuş canlı yayın diye bir göz gezdireyim dedim...

Kendimle ilgili şeyleri nasıl izleyeceğimi bilmezdim...

“Reha Muhtar röportaj” diye giriverdim Google’a...

Canlı yayın çıktı, fakat o canlı yayından çok daha önemli, bir röportaj geçmişin bozulmaya yüz tutmuş görüntülerinden bilgisayar ekrarına çıkıverdi...

Gözlerime inanamıyordum...

Kim bulup koymuştu o röportajı oraya bilmiyorum...

Fatoş Güney’le röportaj yapıyordum...

Yılmaz Güney’in Fransa’ya gidişi, hastalığı, sürgünü ve ölümü üzerine...

Fatoş Güney, Yılmaz Güney’in Türkiye’den İsviçre’ye kaçışından, oradaki buluşmalarına, hasta yatağında ölmeden önce, “Kağıt kalem al, Kenan Evren’e mektup yazacağım” deyişinden, oğlunu görmek istemesine, her şeyi anlatıyordu...

***


Google’da programın 15 dakikalık bölümü alıntılanmıştı...

İki saate yakın kalmıştım Fatoş Güney’in yanında o röportaj için...

Yılmaz Güney acaba ne söyleyecekti ölüm döşeğinde Kenan Evren için?..

Karısına mektupta ne yazdıracaktı?..

Fatoş Güney o hastalık hengamesi içinde, kağıt kalem alıp mektup yazmamış, Yılmaz Güney’in ölüm döşeğindeki günlük hastalığının sorunlarını çözmeye uğraşmıştı...

“Çok pişmanım çok...” diyordu röportajda ve o anları anlatıyordu...

Hatırlamıştım...

TRT’den özel televizyona geçtiğim ilk programda yapmıştım Fatoş Güney’le o uzun tarihi röportajı...

O duygumu şimdiki gibi hatırlıyorum...

“Biz özel televizyonda böyle program yaparız” demiştim içimden...

***
Google’a baktım...

Fatoş Güney röportajının ertesinde Kenan Evren’e canlı bağlandığım bölümü de koymuşlar...

Kenan Evren’le, Yılmaz Güney’in kaçışını, tartışıyorum edep ve adap sınırları içinde...

Pek de bırakmadığımı fark ettim Kenan Evren’in peşini 36 yaşındaki genç gazetecilik sorularımla... Kim koymuştu, nasıl koymuştu, nereden koymuştu o röportajı bilmiyordum...

Belki Yılmaz Güney Vakfı koymuştur diye düşündüm, hiçbir fikrim yoktu...

Çocuklar sabah erken gelmişlerdi, canlı yayında TRT’ci arkadaşları, kameraları ve canlı yayını izleyebilmek için...

İligiyle ve şaşkınlıkla seyretmişlerdi babalarını...

Fatoş Güney röportajında arka arkaya sorduğum sorulara bakıyordum...

Sonra Kenan Evren’i didikleyen o genç gazeteciye...

***

Ne 12 Eylül’e yönelik özel bir garezi akıtmak amacıyla, ne de birilerini oracıkta infaz etme dürtüsüyle yapmıştım o canlı yayını...

Ben gazeteciydim ve sadece gazetecilik yapardım...

İşim buydu...

Neler söylemişti neler Fatoş Güney?..

Ve Kenan Evren...

Dört hafta sonra, yine bir 12 Eylül dosyasını hazırlarken, Star’dan “Bu konuyu yapamazsın” demişlerdi de, noter tutup televizyondan sansür yapılıyor gerekçesiyle ayrılmıştım... Star’da Fatoş Güney, Yılmaz Güney, TRT’de Fethullah Gülen, Kenan Evren...

Hepsi 95 yılının o sıcak yaz aylarında 36 yaşındaki genç gazetecinin, cinayet mahallindeki anılarından süzülen görüntüleriydi...

Çocuklarıma baktım...

Hayatta, gece gündüz gazetecilikten başka hiçbir şey yapmayan babalarını itibarsızlaştırabilmek için, ne oyunlar oynanmış, ne kalleşlikler yapılmıştı... Hayat hesaplaşmasına daha yeni başlıyordu ... İki yavrucuğum koşmuş gelmiş, ekrana kilitlenmiş, seyrediyorlar, “Baba bu sensin” diyorlardı...

“Evet yavrum” diyordum, “bu sizin babanız...”

*****
GÜNÜN ANLAMLI SÖZÜ

“AÇIKLIK USTALIKTAN ÖNCE GELİR...”

“Göremediğiniz hedefleri asla vuramazsınız...

İnsanlar tüm hayatlarını daha canlı ve tutku dolu bir şekilde yaşama hayalleri kurarak harcarlar...

Fakat ayda sadece on dakikalarını bile, amaçlarını bir kağıda yazıp hayatlarının anlamları üzerine düşünmek için ayırmazlar...

Amaç belirlemek, hayatlarımızı muhteşem bir hale getirecek...

Dünyanız daha zengin, enfes ve görkemli bir hal alacak...

Unutmayın açıklık ustalıktan önce gelir...

Robin Sharma...”

***
Hayatımda birinci isteğim yazı yazmaktı...

Fakat zamanında bana gazetede yazı yazma şansını vermediler...

Ben de “bana gazetede verilmeyen yazı yazma şansının”, içimde yarattığı sonsuz ve sınırsız enerji ile birikimi “televizyona kanalize” ettim...

Ülkenin en inanılmaz şeyleri yapan televizyoncusu oldum...

Oysa televizyonculuktan önce yazar olmak istiyordum...

Televizyoncu olma isteği ikinci amacımdı, yazarlık birinci...

Birinci gerçekleşmeyince, ikinci birincinin yerini aldı...

Yıllar sonra bir gün kalleşlikler ve tuzaklar sonucu televizyonculuktan uzaklaşmak zorunda kalınca, ‘karınca adımlarıyla’ yeniden yazarlığa başladım...

Yeniden başladığım “yazı serüveni” benim bütün hayatımı değiştirdi...

Ruhumu yıkadı, üzerimdeki stresi aldı...

***
Yazı bana hayatta durduğum yeri hiç unutturmayan, ruhumla iletişimimi hiç kopartmayan, sakinleştirici, dinginleştirici mucizevi bir ilaç gibi geldi...

Bugün yeniden televizyona başlasam, o geçmiş günlerde televizyonlarda yaptığım deli gibi işleri yapsam bile, yazıdan hiçbir zaman vazgeçemem...

Televizyon mu yazı mı deseler, beni ben yapan televizyondan vazgeçer, yazıdan vazgeçmem...

Televizyon “ben”i yapansa, yazı

“benim ruhum kendisi...”

Ruhumu, kişiliğime tercih ederim...

Kendi kendinize yazın...

Yazarsanız ruhunuzla iletişime geçer, hayatı kalbinizden yaşarsınız...

Yazmazsanız sallanır, devrilir sarhoş gezersiniz...

(VATAN)