Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yurtdışı Koordinasyon Ofisinin kurulması ve faaliyetlerine ilişkin anlaşma ortalığı ayağa kaldırdı. Sabah 10’da başlayan ve ertesi gün 3’e kadar süren 15 saatlik maratonda Meclis oturumunda neredeyse sadece bu konuşuldu. Ustasının (Mehmet Çakıcı) rekorunu egale etmeye çalışan TDP milletvekili Zeki Çeler 8 saat kadar kürsüde kaldı, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, “bekleyin, bir daha görüşelim” dedi, kapı önündeki marjinal gruplar bastırdı ama sonunda 27 kabul, 17 retle onaylandı.

Gelelim tepkilerin nedenine; Sadece kapı önündeki grup değil, Meclis içindeki kelli felli milletvekilleri dahi bunun Kıbrıslı Türklerin asimilasyonuna yönelik atılan bir adım olduğunu savundu.

Anlaşmanın, Kıbrıslı Türklerin kendi kurumlarındaki söz hakkını elinden alıp yok sayıldığı bir gelecek inşa edeceği endişesi dile getirildi, tüm kurumları işletme yetkisinin Türkiye’de olacağı iddia edildi.

Hatta öyle ki, Meclis’te yazan “egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” sözünün dahi anlamı irdelendi, “egemenlik gitti” feryatları yükseldi.

Anlaşmanın tümünü okuduklarını sanmıyorum ama akıllarına kazınan ve sürekli dile getirdikleri kısmı; KKTC'deki Spor ve Gençlik Dairelerinin işlevsiz bırakılacağı, tüm proje ve uygulamaların, bu ofis tarafından belirleneceği, ofisin başına Türkiye Cumhuriyeti’nden bir başkan atanacağı, ofiste çalışacak tüm personelin istihdamının TC tarafından belirleneceği!”

“Egemenlik gidiyor” diyenler arasında çok sayıp sevdiğim siyasetçiler de var ama buradan onlara AB koordinasyon ofisinin başında kim olduğunu, onlara ne kadar etki ettiklerini, bir misyon dahilinde kurulmuş olan bu koordinasyonun etkinliklerini kayıtsız şartsız öpüp başlarına koyarken, BM yetkilileri tarafından türlü türlü yemekler pişirilip, dört bir yandan sessiz sedasız servis edilirken, Türkiye’den gelen her şeye neden önyargıyla baktıklarını sormak durumundayım.

Egemenliğe gelince; Kıbrıs Türkünün en sevdiğim ve her zaman takdirle söz ettiğim yönü, İngiliz idaresinde oldukları dönemde dahi Türklüklerinden ve Müslümanlıklarından ödün vermemiş, dillerini korumuş olmaları. 1940-63 yılları arasında çeşitli misyonerlik faaliyetlerle bir kısım Türk Hristiyan yapılmışsa da, Kıbrıslı Türklerin inadı, bu tehlikeyi geçiştirmeye yardımcı olmuş. Zaten adadaki Türk varlığının korunmasının en önemli sebebi bu dirençli DNA.

 Ne var ki bu direnç, bu aralar paranoya seviyesinde seyrettiğinden, varoluş mücadelelerinde yanlarında olan ve Kıbrıs Türk halkını son anda Akridas Planı gibi bir planın elinden kurtaran ve egemenliklerinin teminatı olan Türkiye’ye karşı evriliyor.  Sebep mi? Planlı bir eğitim sistemiyle, kitaplardan 1955-1974 arasının kaldırılması, Kıbrıslı Türk gençlerinin geçmişin karanlık kalmasına neden olmuş. Biliyorlar ama romandaki kurgu gibi… Soykırıma tabi tutulan ana babalar da psikolojik olarak o dönemi hatırlamak istemediklerinden, çocuklarına anlatmamış. İşin içine bir de maddi yardım girince, bu psikoloji tavan yapmış. “Para veriyorsunuz diye bizi satın alamazsınız” psikolojisi… Oysa ne alan var, ne de buna yeltenen. Ekonomik protokolde yazanlara da, suya da, koordinasyon ofisine de tepki o yüzden. Kıbrıslılığı ari, eğitimli, pek özel bir ırk olarak telakki ederken, dünyadaki ekonomik devinimleri, Troyka, IMF, AB gibi kurumların nasıl yaptırımlar uyguladığını görmezden gelerek, Türkiye’nin binbir emekle, dünyaca ünlü uzmanlara hazırlattığı paketi, KKTC kurumlarını ele geçirme paketi olarak tanımlamaktalar. Ki; içinde yazanlar, çağdaş ekonomik dünyanın olmazsa olmazları, sürdürülebilir ekonominin anahtarları…

***

Neyse konuyu dağıtmayalım; Gelinen noktada “barış” adı altında kurda koyun postu giydirirken, koyun kurt görülmeye başlandı. Terör örgütü PKK’yı dost gören, Rum kesiminde yaşanan onca saldırıya rağmen birlikte yaşamakta beis görmeyen bu kişilerin, ortak hükümette egemen olabileceklerini düşünmeleri gaflet ve delaletten çok öte. Uluslararası hukukta azınlığın tanımını bilmediklerinden Rum lider Anastasiadis’in 4/1 ısrarının nedenini anlayamayan bu kişilerin, kendilerini, çoluk çocuk demeden diri diri toprağa gömenleri dost görüp, her koşulda yanlarında olan Türkiye’den her gelene refleks göstermeleri de siyaset değil, proje ürünü.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, bu doğru. Ama KKTC’ye inanmayan ve her fırsatta bunu dile getirmekle kalmayıp teslimiyetin her dilinden konuşan bu kişilerin bu söylemlerinin samimiyetinden kuşkuluyum. Zira öyle olsaydı bugün Rum basınında çıkan her açıklamanın KKTC Meclisini 16 saat meşgul etmesi gerekirdi.

Rum basınında çıkan tüm haberleri noktasına virgülüne kadar okuyan biri olarak diyorum ki, egemenliğinize o kadar düşkünseniz lütfen Rum Meclisini, Rum basınını, Rum liderlerin açıklamalarını, AB ve BM yetkililerinin açıklamalarını takip edin. Tam da bunun konuşuluyor olduğunu göreceksiniz, hem de açık açık…