Mark Twain demiş ki, “insanın felaketi odasında yanlız kalmak istemesiyle başlar.”

Depresyonun kısa tanımını yapıvermiş o gün. 

Yıllar geçmiş, dünya tersine dönmüş, Tom Sawyer da eline bir Ipad almış, maceralarını Youtube’dan paylaşmaya başlamış. E hafif de kilo almış tabii. Bu arada Huckleberry Finn ile de sosyal medyada hala en yakın arkadaşlar. 

Düşünsenize çocukluğumuzun yaramaz kahramanları Tom Sawyer ve Huckleberry Finn'nin hayatlarını artık böyle yaşadıklarını. Aslında bana çok da yabancı gelmedi, size?


Bu aralar üstüste çocukluğumun kahramanlarını kaybettiğimden dolayı, hep çocukluk anılarım gözümün önünde. Ben bunlara sahip çıkanlardanım. Çok seviyorum anılarımı saklamayı.  


Mesela çok sıradışıydım, tıpkı her çocuk gibi. 

Gülyabaniden falan korkmazdım da, yavru kedi tırmalayacak diye aklım giderdi. 

Sabah erkenden sokağa çıkar, öğlen acıkınca, eve gitmemek için, açlıktan titreyen ellerimi, Tipitip çikletin şekeriyle durdurmaya çalışırdım. 1-2-3. Artık ne kadar param varsa…

Sonra bu işin bir de piknikleri vardı. Mangalda yapılan çayın kokusu, kaynaktan içilen suyun tadı. Nasıl unutulur? 

Annemle babamı voleybol oynarken hatırlarım. Ve arkadaşlarını da ip atlarken, taşlarda zıplarken. Onlar da gençmiş. 

Ayrıca şehir şehir taşınmalar, okul değiştirmeler, arkadaş özlemeler, mektuplaşmalar. Her “ben de çocuktum” diyen insanın yaşadıkları. 


Hatıralar hayatın can simitleridir.  “Çocuk aklıyla” hayata hazırlanmak daha kolaydır. 


Mesele biz çocuk aklıyla öğrendik ki, saklanbaç oynarken, iğde ağacına çıkılmaz, çünkü çok kaygandır, düşersin.  

Veya istop oynarken, yukarı bakarak koşma, çarpışırsın.  

Kafanı vurduğunda, şişen yere çiğnenmiş ekmek koy.  

Bisikletçiye gidip lastik şişirtmek, çıkan zincirlerini takmak,

patenlerinin millerini yağlamak hep sokaklarda öğreniliyordu. 

(Öyle demeyin, bunların hepsi lazım olabilir. Bugün bir MacGyver hayatta kalabiliyorsa işte hep bu pratik bilgiler sayesinde.)


Peki bizim çocuklarımız çocuk akıllarıyla hayata hazırlanabiliyorlar mı?

Bence hazırlanıyorlar. 


Hatta çok daha çetin bir hayata çok daha donanımlı hazırlanıyorlar. Bizim kadar naif büyümüyorlar, çünkü yaşadıkları dünya “naif” değil, ama herşey ellerinin altında. Güvenli odalarından tüm dünyayı, olanı biteni izleyebiliyorlar, karşılaştırabiliyorlar, yaşıyorlar.

Bizim gibi, başkentleri öğrenmek için Atlas açmalarına gerek yok. Ben bu anlamda çok şanslı buluyorum çocuklarımızı. Öğrenmek isteyen çocukların, dünya ellerinin altında. İşleri çok kolay. 

Benim onlar için üzüldüğüm tek nokta var; artık soru sormamaları. Eskiden annem babam ve abimdi benim bilenlerim, bilemedikleri yerde “git ansiklopediden bak“ diyenlerim. Bu da kaçınılmaz bir sohbet yaratırdı aramızda. Sohbet varsa merak vardır, merak varsa da sonunda bilgi vardır. Böyle akardı hayatımız. 


Şimdi, çocuklarımın hayatında herşeyi benden daha iyi bilen bir Google var. 

Halbuki “Anne, dünyanın en derin çukuru neresi?” deseler benim de cevabım hazır… ama soran yok....


Mark Twain'e geri dönersek, günümüzde odada yanlız kalmak istemek bir felaket değil, aksine öğrenmeye açılan bir yol belki. 

Benim için asıl felaket, artık “anneler herşeyin doğrusunu bilir” i yutmayacak bir neslin yetişiyor olması. Sanırım karizmamızın sonu geliyor…. 


Yüzyüze gözgöze olduğunuz, bol sohbetli bir hafta dilerim.